5 Nisan 2012 Perşembe

bir el işi tanrısı için ağıt

birilerine anlatılan hikayelerin parçası olmak istemem. hikayeler çok abartılıyor, kendimden biliyorum. gecenin gece olduğunun bilincini istemem, çaylar, kahveler, sigaralar istemem. 
artık herhalde büyüdüm, kimseyi geri istemiyorum çünkü. ömrümün hiçbir anına geri dönesim yok, olduğumdan başka şey olasım yok. büyüyünce ne oluyor tam bilmiyorum. şimdiki aklım olsalar mı oluyor büyüyünce. şimdiki aklım olsa demedim daha. 
güneşi, baharı o kadar çok seviyorum ki...
kötü olsam, inatçı olsam ne çıkar yani? *

* Kantocu peruz sahiden yaşadı mı patron?

2 Mart 2012 Cuma

leblebi dense de leblebiyi anlamamak

bazı meyve veya sebzelerimiz var, bunları çok sık da tüketiyor olsam nerede ve nasıl yetiştikleri hakkında zerre kadar fikrim yok. hatta sebze, meyve veya baklagil denilen muammalar evrenine mi dahiller bunu da hiç bilemiyorum. nohut, pirinç, bulgur, makarna bunlardan birkaçı. nohutu ağaçta yetişirken hayal edemiyorum mesela, ama topraktan fışkıran nohutlar da çok saçma geliyor. peki bu nohutlar ne yapıyorlar? çiçeklerin ortalarında belirmeleri bana olası geliyor, istiridye ve inci kavramından yola çıkarak.
bugün beyaz leblebi almaya çalışırken bana '' nohut yani değil mi ? '' diye soran kıza '' ben, nohut, ben hiç bilemiyorum ya, nohut değil galiba '' gibi '' i don't speak turkish i'm really sorry'' den daha manalı olmayan bir cümle kurmamın ardından, googlea nohut yazmayı aklımın bir köşesine not ederek eve geldim. sonraki aramlarımı da pirinç, limon meyve midir, salatalık sebze midir, makarna nasıl oluyor gibi mühim hususlarda yapmayı planlıyorum. öğrendiğim bu bilgilerin hayatımın hiçbir noktasında hava atmama imkan vermeyecek olmasını doğadan kopmuş kentli insanın yalnızlığına bağlayabilirim, ama bunu tabi ki yapmıyorum, bugün Uzak çözümlemesi yaparken kusturacak kadar kentli insan denildi çünkü.
peki google olmasa ne yapardık? bunu düşünmek için beş dakikamızı ayıralım ve googleımızın değerini bilelim, langur lungur konuşmayalım lütfen. selamlar.

26 Şubat 2012 Pazar

önce müzik

sabahları uyanma müziği olarak bin yıldır kullandığım '' beyonce, lady gaga, rihanna '' üçlüsünden '' murat boz, atiye, hande yener '' üçlüsüne geçiş yaptım. şarkılara '' ınınınıınnnn ınınınınnn '' demeden, gönül rahatlığıyla eşlik edebildiğimden beri çok daha rahat uyanıyorum. dünyadaki bütün servisçiler boşuna power turk dinlemiyormuş.
bugün gülce'ye gidip yeni cami röportajıma kurgu yapacağım. kurgu aslında eğlenceli bir iş ama hep yumurta kapıya dayanınca yaptığım için gergin bir ortam oluşuyor. artık benden düzenli, dakik falan bir insan olmayacağını kabullendim ama. değilim yani öyle bir insan. kendimi bu kadar zorlamanın alemi yok. herkes bir şeylerini değiştirmek istiyor. dünyanın en akıllı, en iyi kalpli ve en güzel insanı bile değişmek istiyor. ben ne yapayım. o değişip x olacaksa ben değişsem x / 163463 falan olacağım ancak. ne lüzumu var değil mi. bu sabah   diğer günlere oranla bin kat falan neşeliyim, murat boz'un da bunda etkisi var yani. yazının olumlu ve aptal oluşunun kusuruna bakmayın. sevgiler.

22 Şubat 2012 Çarşamba

sakın sana ne deme sakın deme

bugün okuldan otobüs duraklarına doğru yürürken, güzel bir gün demiştim. eve geldiğimde hasta ve yalnız olmak, klimanın saçma sesi ve kedinin miyavlamaları ile kendini hatırlattı. hastayken annemi çok özlüyorum, insanların gülüşlerinde, konuşmalarında ondan bir şeyler görmeye başlıyorum hatta.
uyuşturucu bağımlısı bir çocukla yaptığı röportajı derste bize izleten sınıf arkadaşım '' tırnaklarını mı yiyorsun sen ? '' diye sordu çocuğa, kamera da ellerine yaklaştı, yiyormuş. meşa selimoviç, tedirgin beyaz kuşlara benzettiği elleri uzaklaşmak bilmeyen bu kameradan da görseydi dedim. çocuk, kendine güvenirmiş, arkadaşlarına sözünü dinletirmiş, çok fakirlermiş ama para önemli değilmiş, öyle imiş işte.

4 Şubat 2012 Cumartesi

tesadüf ve tevafuk

annelerinin sözünü dinlemeyenler, benim dinlediğim bütün hikayelerde mutsuz oldular. bu hikayelerin anlatılışındaki hırsı ve kurtulmuşluk sevincini görüp tiksinti duymak yetmez; ortada ürkütücü bir çoğunluk var çünkü. 
aslında hiçbir şey, anlatıldığı gibi olmamış oluyorken, hiçbir şey olduğu gibi bile olmamış oluyorken, gelecekten korkmanın ne faydası var bilmiyorum. olaylar arasındaki görünmez bağları - hani o sarmal kurgulu filmlerde, bütün hikayelerin aslında birbirine bağlanması şaşkınlığı - olurlarken görememek tamam da, olduktan sonra da her şey büyük tesadüflerden oluşuyormuş diye düşünmek ağır geliyor. ölmekten çok korkuyorum, aklıma her gün geliyor ölüm korkusu. başka bir şeyden bu kadar korksam başıma gelmezdi veya gelirdi - inanışın iki türlüsü - , ama o zaman diyebilirdim ki '' çok korktum diye böyle oldu '' . öldüğümde bunu başkaları bile diyemeyecek, değil ben. 

30 Ocak 2012 Pazartesi

snow and skies of laughter

dün müydü, eldivenimin tekini kaybedip çok üzüldüm. o olmayınca parmakları birleşik bir eldiven taktım, onunla da sigara içemedim. kar çok ama çok yağdı. yollar kapandı ve ayaklarım çok üşüdü, gece vakti odaya bembeyaz kar ışığı doldu. kar çok güzel yağdı ve ben vicdanımın sesini dinlemek bile istemedim, öyle güzel yağdı. üşüyen hiçbir yaratığı düşünmek istemedim, kendimi ve adımlarımı dikkatli dikkatli atarken gizlice kayıp düşmek isteğimi düşündüm.
dilimi çıkarmış, kafamı yukarı kaldırmış kar yakalamaya çalışarak yürürken takım elbiseli bir adama çarpacak oldum, adam gülüşünü homurtuya çevirip yürüdü gitti, ben kendi kendime güldüm, kar ses çıkaran her şeyin üstünü örttüğünden çınladı gülüşüm sokakta.
fatihte bir evde, en üst katın camından karı seyrettim, çok yorgundum ve çay içiyordum, oda bir deniz mağarası gibi ferahlık veriyordu. sabah, ezanı beklerken yeni caminin kapısında titriyordum, hayatımda ilk defa kapalıydı, ilk defa kimse uyanmıyordu, orada kalakalsak ve ezan hiç okunmasa, kimse gelmese, okula gidip kar tatilini öğrenmek gibi; ama çok soğuktu, titriyorduk, sabah olmuyor gibiydi.

6 Ocak 2012 Cuma

fincanın etrafı

Işık perdelerin örtemediği yerlerden odaya giriyor. Ambulans sesleri ve kuş sesleri var. Ambulanslar büyük şehir gürültüsünün kalbi sıkıştırması için, kuşlar sabah serinliğinin çiğ tanesi hafifliği.

İşe gitmeyenler de bazen erken uyanırlar ve mutlu mu olsunlar, mutsuz mu olsunlar bilemezler. Sabahların temiz iklimine giren insan, sevinmeli mi , üzülmeli mi? En iyisi uyumak. Zaten artık kimsenin bunları düşünmeye vakti yok. Uyanış, kendiliğindenliğinden sebep, yatağı geri dönülmez yapıyor. Aniden ve kendiliğinden uyanan insanın bir daha uyuması zordur. Uyku kokusu, bir yerlerde unutulan önemli bir şeylerin pişmanlığı gibi odayı sarmışken ‘’ ben hariç herkes bir şeyler yapıyor ‘’ diye düşündüm, ben hariç herkes hep uyanıyor, hep temiz kıyafetler, ağız şapırtılı sessiz kahvaltılar, peynirler ve domatesler, masa örtülerine gölgelerini bırakan siyah zeytinler.

Ama ben hiçbir şeyi yapmayı unutmadım ki. Yapacak çok az şey vardı ve onları da yaptım zaten. Benim uyanmama hiç gerek yoktu. İstediğim kadar uyuyabilirdim - ama istediğim kadar uyumak istemedim, her şey kaçıp gidiyordu. Ben uyurken, olanları bilemez ve değiştiremezken. Her şey gidiyor, genç olmak, aşık olmak, sokaklar, yürüyüşler, çiçeklerin renkleri, akşam çayları, kasabaların kömür kokuları gidiyor.
Annemle babam, üniversitede öğrenciyken Huzur Kıraathanesinde çay içmiş, Süleymaniye Medresesinde el ele yürümüş ve bir gün, yanlarından bir tren geçerken ilk defa öpüşmüşlerdi. Gençlikleri ve güzellikleri birbirlerine zaman hiç yokmuş gibi gülümsedikleri fotoğraflardan şimdiye yansıyordu. Ben, şimdi, hayatım boyunca hayal ettiğim kadar çok aşıktım, çok mutluydum, ama bizim yürüyüşlerimiz de, gülüşlerimiz de annem ve babamınkiler gibi geçip gidiyordu işte, yerlerine soğuk sabahlar, yorgunluklar, iç sıkılmaları...