bu hafta şu an tam hatırlayamadığım bir günden itibaren çok az param vardı. bu yüzden üç paket makarna ve üç paket makarna sosu almaya karar verdim, böylece en az altı gün boyunca yemeğe para harcamam gerekmeyecekti.
mantarlı, peynirli ve fesleğenli makarna soslarını aldım. tanesi iki buçuk liraydı, üç paket makarna da üç üç yüz.
mantarlı makarna sosu gerçek anlamda bir felaketti. makarnayı neredeyse hiç yiyemedim. bir işe yaramasını istediğim için ocaktan aldığım tencereyi getirip ayaklarımın üstüne koydum, ayaklarımı ısıtmak için makarnadan faydalandım. bu arada Asgar Fahradi'nin Geçmiş filmini ve Roy Andersson'ın İkinci Kattan Şarkılar'ını izledim. İkisi de ayrı ayrı çok güzeldi, ama burada sinema eleştirisi yapacak değilim. İran Film Haftası için Yaşar Üniversitesine gittim. Adı babamın adı olduğu için sempati duyduğum bir üniversite Yaşar Üniversitesi. Çok güzeldi, binalar, kokteyldeki punch ve salatalıklar havuçlar falan. Hiç punch içmemiştim, herhalde İranlılar geliyor diye içki servis etmeyi uygun bulmamışlar. Film haftasındaki filmler uyduruktu, bir tane güzel varmış onu da ben kaçırmışım. İran kültür ataşesi '' İran , islam devrimi sayesinde dünyaya ahlaksızlık yapmadan da film çekilebileceğini gösterdi. '' dedi. böyle söylemesine sinirlendim çünkü durum kesinlikle bu değil. İran'da film çekmek çok zor, hele biraz bile olsa rejimi eleştiren bir film çekmek imkansız neredeyse. Ama oradaki İranlıların çoğu bir çeşit Stepford Wife tribiyle '' aman da özgürlükçü rejimimiz sinemayı nasıl da geliştirdi '' deyip duruyorlardı. Sonra çok sinirli görünümlü bir çocuk kokteylin ortasında bağırarak dedi ki '' İran sineması sadece bu suya sabuna dokunmayan filmler değil, Cafar Panahi çektiği filmler yüzünden senelerce hapis yattı, şimdi de ülke dışına çıkması yasak. '' Sonra bakkal amca tipli kültür ataşesi uzun ve saçma bir cevap verdi, dinlemedim, bir bardak daha punch içtim ve tarifini öğrendim, yapacakmışım gibi.
Neyse, ertesi gün tekrar film haftasına gittim, bu sefer Senaryo Yazım Teknikleri öğretmenim Sabire Hocanın yeğeni Selin de oradaydı. Selin altı dil biliyor, liseyi almanya, fransa ve ispanya'da okumuştu galiba, üniversiteyi de Fransa'da bitirmiş ve şimdi yüksek lisans yapıyor yine orda, ayrıca Fransız ulusal kanalında işe başlayacakmış döndüğünde. Ayrıca çok güzel, kibar, iyi kalpli ve nazik bir kız. Bazı kızlar gerçekten böyle oluyor, yani hayat onlara her şeyi, bütün o düzenli odaları, temiz kıyafet ve pahalı parfüm kokularını, fönlü saçları ve okul hayatındaki inanılmaz başarıları vermiş oluyor ve şımarmıyorlar da. Hayatım düzenli odası ve başarılı bir eğitim hayatı olan kızlara özenmekle geçti, onların kullandığı parfümleri kullanıp giydiklerine benzer şeyler giyersem onlar gibi olabileceğimi düşünürdüm ortaokuldayken. Ama olmadı, olmuyor. Düşününce, sihirli bir değnek olsa ve o kızlardan birinin hayatı, odası , her şeyi tam olarak benim olsa bile, odayı kirletirim, dersleri batırırım ve hayatı berbat ederim muhtemelen. Neyse, Selin bana dedi ki buluşalım, ben Fransa'ya dönmeden takılalım falan filan. Hemen olur dedim ama telefon numaramı istemesin ya da kendininkini vermesin diye dua ettim içimden. Çünkü ne olursa olsun az tanıdığım biriyle görüşmek istemiyorum. Her şey çok gergin oluyor ve o şöyle desem ne düşünür, böyle dediğimde yanlış anlar mı gerginliklerine tahammül edemiyorum. Daha önce nasıl arkadaş edindiğimi hatırlamakta zorlanıyorum, üniversite arkadaşlarım hep etrafta gibiydiler ve her şey kendiliğinden gelişti sanki. Arkadaşlık böyle olmalı bence, arkadaş olalım diye düşünmeden arkadaş olmalıyız yani.
Filmler bitince eve döndüm, ikinci paket makarna sosumla makarna yaptım. Ya da o gün eve dönmemiş miydim, gülcelerde kaldığım gün müydü? şu an tam anımsayamıyorum. ama eve döndüğüm ve makarna yaptığım bir gün oldu, siz buna odaklanın. makarna sosum peynirliydi ve çok güzeldi, pişirirken biraz yedim. Ama tabağı doldururken makarnanın içinde kendi saçımı gördüm, saç çıkan yiyecekler bazen beni çok ama çok tiksindirir, bazen de eğer kendi saçımsa, çıkarır ve saçın olduğu kısmı çöpe atar ve yiyebilirim. ama o gün çok ama çok tiksindiğim bir ana denk geldi ve bütün makarnayı çöpe atmak zorunda kaldım. üstüne de bir bardak soğuk su içtim, açlığım geçsin diye. Bridget jones'un günlüğünü izlemeye karar verdim, evde uzun süre kaldığımda romantik komedi izleyerek her şeyi düzeltebileceğimi düşünmeye başlarım. Bridget jones filmde çok yemek yediği için bisküvi ve çikolata almaya bakkala gittim, giderken yanıma anahtar olarak Amerika'dayken kaldığım hosteldeki dolabımın anahtarlarını almışım, iki sene öncesinin yazından bahsediyorum burada. Yaptığım salaklığa fazla üzülmedim, çünkü bakkalımla aram çok iyi ve ona anahtar bırakmıştım. Çikolataları alınca eve gelip Bridget Jones izledim. üstümde teyzemin aldığı ayıcıklı polar pijamalarım vardı ve kareli battaniyenin altında romantik komedi izlerken çikolata yiyordum. iğrenç bir klişeyim diye düşündüm ama bunu fazla takmadım. Bridget Jones bitip hayatımı değiştirmeyince bir romantik komedi daha izlemeye karar verdim, daha önce bir yerlerden duyduğum Forgetting Sarah Marshall'ı izlemeye başladım. Sarah Marshall'ı oynayan kadını çirkin buldum, ama Mina Kulis çok güzeldi.
film saçmaydı elbette ama beni düşündürdü. her şeyi unutup durduğumu ve bunun iyi olamayacağını düşündüm. ama bir şeyi hatırlamak da o kadar iyi değildi. anın içinde olmanın güzel olduğuna karar verdim, ama şu an içinde olduğum anları ilerde unutsam da çok bir anlamı olmaz gibi görünüyor. ne depresifim, ne aşırı mutluyum ne de inanılmaz eğlenceli şeylerle uğraşıyorum. gene de genel olarak bir yerden ya da bir zaman diliminden uzaklaştığımda aklımda belli kokuların, belli bir atmosferin kalmasını ve onu özlemle anmayı seviyorum. bu yazıyı bu yüzden yazdım, makarnaları ve polar pijamaları o bir gün okurken yediklerim ve giydiklerimle özleyebilmek için.
şimdi fesleğenli makarna sosumla Nehir Ece'nin evine gideceğim. son denememde başarıya ulaşacağımı ümit ediyorum.
23 Kasım 2013 Cumartesi
the misfits
Burcunun evinde sigara içmek için dışarı çıkmak gerekiyor. Sigara içerken balkondan gördüğüm Kumrucumm isimli dükkan çok geç bir saate kadar açık. Çok geç saate kadar açık yerleri severim, çünkü sabahki neşelerini özellikle kış gecelerinde bıçakla kesilmiş gibi yitirmeleri çok ilginç geliyor. Sabah normal bir dükkanken gece alkolik müdavimler, mavi ışıklar falan derken az müşterili ve çirkin şarkıcılı pavyonlara dönüşüyor böyle yerler.
Neyse, geç saate kadar açık Kumrucumm'u biraz seviyorum. Biraz çünkü adının sadece Kumrucum olmaması beni iğreti ediyor. Kumruya karşı aşırı sahiplenici anaç bir tavır sergilenmiş gibi hissediyorum, gerçi kumru sevmem.
İşte sigara içerken bunları ve cam fanustaki balığın aylardır neden ters yüzdüğünü ve ölen balığına elektroşok ( bir pil ve kablolar vasıtasıyla ) uygulayan eski bir patronumu düşünüyordum. Sonra aniden altı yedi tane at gördüm. Gerçekten. Dağdan inen atlar çöp tenekesinin yanındaki çimenlere gelmiş otlanıyorlardı.
Bütün o küçük şehir normalliğinin, mahalle marketinin, balkonlarda çamaşırların ve sessizliğin içinde atlar geziniyordu, faltaşı gibi açılma imkanı olsa allahın düğme gözü gözlerimin açılacağı nokta burasıydı.
Yarım saate yakın buz gibi taşa oturup atları izledim. Bir yandan da fotoğraf makinem olsaydı diye düşünüyordum, ama fotoğrafın anlatabileceği hiçbir şey yok esasen ortada, fotoğraf gece çimlerdeki atları çekecek, benim gördüğüm bomboş otoyolun, çöp tenekelerinin, tekleyen sokak lambaların ve bütün o temiz ev hanımlarının normalliğini kıran atlar.
Sonra uyudum ve gece rüyamda atları gördüm. Aşağı inmişim, atların yanına gitmişim ama beni kovalamışlar, '' at gibi koşmak '' diye düşündüm rüyamda, at gibi koşamayacağıma kani olduğum sırada da apartman kapısına geldim, kapı bir sokak kedisinin içeri girmesiyle açıldı, ben de atlardan kaçmış oldum. Sabah Burcu'ya anlattım rüyamı, ne kadar korktuğumu. Dedi ki asıl atlar insanlardan korkuyorlarmış, yanlarına yaklaşır yaklaşmaz kaçıveriyorlarmış. Koskoca atın benden korkması beni çok üzdü. At gözüme Fareler ve İnsanlar'ın Lenny'si gibi göründü, ben de anlamadan yargılayan zalim dünya. Atlara da, Lenny'e de bir şey yapmışlığım olmadığına ve başkalarının yaptıklarını geri alamayacağıma göre, dedim ki kendi kendime, gerçekten zalim bir dünya be.
Güzel, kocaman bir atın bile yanına ürkütmeden yaklaşamıyorsam, hayvanların kitlesel hafızasında hiç yapmadıklarım yüzünden canavarlaşmışsam ve geri almanın da imkanı yoksa yani. Hakikaten zalim bir dünya. Değil mi?
4 Kasım 2013 Pazartesi
hunger games
bugün beckett, baudrillard ve biraz da grinin elli tonu okudum. grinin elli tonunun yazarını bilmiyorum, ama en çok onu okudum. yine de en çok beckett okumuş sayılırım, nitelik üzerinden nicelik değerlendirilecekse, bence.
beckett gerçek hayatta tanıma hayali kurduğum tek yazar oldu. görsem ve bütün övgü sözcükleri anlamsızlaşmış olsa ona derim ki '' naber lan manyakoğlumanyak ''. onun hakkındaki fikrim özetle bu çünkü, ama özetlemezsek aşk şiiri bile yazabilirim.
hayatımda hiç şiir yazmadım. hayır. küçükken yazmıştım. ama küçükken olanlar sayılmayacağına göre yazmadım. birisi şiir yazıyorum derse onu salak bulurum, otomatik olarak. şiiri sevmediğimden değil, genel bir salaklık ön yargım olduğundan.
ön yargı demişken, bugün facebook mesajlarımın en başına gittim. birine demişim ki, hiç tanımadığım ve bana mesaj atan birine '' ukalalık yapılacaksa ben yaparım ''. ben böyle konuşmayı amerikan filmlerinden mi öğrendim diye kendime sordum okuyunca. hakikaten de ordan öğrendim ve komik bir şey bu.
o kadar çok, o kadar çok film izledim ki. ama herkes iran sineması dedikçe, ben hala rus edebiyatı diyorum içimden. '' içimdeki rus edebiyatı aşkı bambaşka, dmitri karamazovunla gruşenkanla çook yaşa '' diye şarkı yazdım şu an. spontane şarkı yazma hususunda başarılıyımdır, bence.
spontane deyince aklıma, gülce ile gittiğimiz bir doğaçlama tiyatro oyunu geldi. tiyatrodan gerçekten nefret ederim. çocukken annemle çok tiyatroya giderdik, bir defasında bir oyunda herkese capri - sun ve çikolata dağıtacaklarını söylemişlerdi ama dağıtmamışlardı. annem bu yüzden nefret ettiğimi düşünüyor, olabilir.
neyse, gülceyle doğaçlama tiyatro oyununa gitmek zorunda kalmıştık, çünkü işte bir yardım çalışmasının grubuydu ve herkes gidiyordu falan. oyun o kadar kötü, o kadar kötüydü ki, bir süre sonra sinirden gülmeye başladık. ama bizim sinirden gülüşlerimiz diğerlerinin eğlenme gülüşlerinden daha yüksek sesliydi, zira gerçekten yüksek sesle gülen iki insanız. bizim sinirden gülmelerimiz oyuncuların hoşuna gidince, dedik ki bari gülelim. ve gülünmesi planlanmış her şeye aşırı gülmeye başladık, belki biz o kadar güldük diye diğer insanlar da daha fazla güldü, bilemiyorum.
şimdi bu yaptığımı utanarak anımsıyorum, çünkü böyle konularda katı ahlaki kurallarım vardır. an itibariyle bunun neden kötü olduğunu açıklamayı üç kere deneyip sildim. ya açıklanamayacak bir şey ya da şu an kafam pek çalışmıyor. neyse kötüydü ve ben de kötü bir insanım, yani herkes kadar kötü bir insanım ama, sanki benim kötülüğüm en ufak bir aralık bulduğu anda patlak vermeye diğer insanlarınkinden daha meyyal.
şu an neden kötü olduğunun açıklamasını buldum, çünkü o gülüş kendi aklına aşırı güvenmenin ve başkalarını aşağılıyor olmanın keyfinin gülüşüydü. ve işte benim kötülüğümün patlak verdiği yerler de hep bu aşırı güvenmeler ve keyifli aşağılamalar oluyor zaten.
istenmemiş bir şekilde bana şeytanın avukatını anımsatan şu yazımı bitireyim, ev halime geri döneyim. önümde bisküvi paketleri ve sallama çaylar duruyor şimdi. blog sekmesinin altında da behzat'ın sekseninci bölümü.
bisküvilerin varlığını hatırlayana kadar çok aç ve çaresiz bir gün geçirdim, çünkü evden çıkmayı gerçekten ama gerçekten hiç istemiyorum. ama bisküvileri bulup yemek yiyince özgüvenim yerine geldi ve bakkala gittim. demek ki yazının ana fikri aç olmak iyi değil. aç ayı oynamaz yazmıştım ama bunun çağrıştırdığı hayvan hakkı ihlalleri beni üzüyor.
beckett gerçek hayatta tanıma hayali kurduğum tek yazar oldu. görsem ve bütün övgü sözcükleri anlamsızlaşmış olsa ona derim ki '' naber lan manyakoğlumanyak ''. onun hakkındaki fikrim özetle bu çünkü, ama özetlemezsek aşk şiiri bile yazabilirim.
hayatımda hiç şiir yazmadım. hayır. küçükken yazmıştım. ama küçükken olanlar sayılmayacağına göre yazmadım. birisi şiir yazıyorum derse onu salak bulurum, otomatik olarak. şiiri sevmediğimden değil, genel bir salaklık ön yargım olduğundan.
ön yargı demişken, bugün facebook mesajlarımın en başına gittim. birine demişim ki, hiç tanımadığım ve bana mesaj atan birine '' ukalalık yapılacaksa ben yaparım ''. ben böyle konuşmayı amerikan filmlerinden mi öğrendim diye kendime sordum okuyunca. hakikaten de ordan öğrendim ve komik bir şey bu.
o kadar çok, o kadar çok film izledim ki. ama herkes iran sineması dedikçe, ben hala rus edebiyatı diyorum içimden. '' içimdeki rus edebiyatı aşkı bambaşka, dmitri karamazovunla gruşenkanla çook yaşa '' diye şarkı yazdım şu an. spontane şarkı yazma hususunda başarılıyımdır, bence.
spontane deyince aklıma, gülce ile gittiğimiz bir doğaçlama tiyatro oyunu geldi. tiyatrodan gerçekten nefret ederim. çocukken annemle çok tiyatroya giderdik, bir defasında bir oyunda herkese capri - sun ve çikolata dağıtacaklarını söylemişlerdi ama dağıtmamışlardı. annem bu yüzden nefret ettiğimi düşünüyor, olabilir.
neyse, gülceyle doğaçlama tiyatro oyununa gitmek zorunda kalmıştık, çünkü işte bir yardım çalışmasının grubuydu ve herkes gidiyordu falan. oyun o kadar kötü, o kadar kötüydü ki, bir süre sonra sinirden gülmeye başladık. ama bizim sinirden gülüşlerimiz diğerlerinin eğlenme gülüşlerinden daha yüksek sesliydi, zira gerçekten yüksek sesle gülen iki insanız. bizim sinirden gülmelerimiz oyuncuların hoşuna gidince, dedik ki bari gülelim. ve gülünmesi planlanmış her şeye aşırı gülmeye başladık, belki biz o kadar güldük diye diğer insanlar da daha fazla güldü, bilemiyorum.
şimdi bu yaptığımı utanarak anımsıyorum, çünkü böyle konularda katı ahlaki kurallarım vardır. an itibariyle bunun neden kötü olduğunu açıklamayı üç kere deneyip sildim. ya açıklanamayacak bir şey ya da şu an kafam pek çalışmıyor. neyse kötüydü ve ben de kötü bir insanım, yani herkes kadar kötü bir insanım ama, sanki benim kötülüğüm en ufak bir aralık bulduğu anda patlak vermeye diğer insanlarınkinden daha meyyal.
şu an neden kötü olduğunun açıklamasını buldum, çünkü o gülüş kendi aklına aşırı güvenmenin ve başkalarını aşağılıyor olmanın keyfinin gülüşüydü. ve işte benim kötülüğümün patlak verdiği yerler de hep bu aşırı güvenmeler ve keyifli aşağılamalar oluyor zaten.
istenmemiş bir şekilde bana şeytanın avukatını anımsatan şu yazımı bitireyim, ev halime geri döneyim. önümde bisküvi paketleri ve sallama çaylar duruyor şimdi. blog sekmesinin altında da behzat'ın sekseninci bölümü.
bisküvilerin varlığını hatırlayana kadar çok aç ve çaresiz bir gün geçirdim, çünkü evden çıkmayı gerçekten ama gerçekten hiç istemiyorum. ama bisküvileri bulup yemek yiyince özgüvenim yerine geldi ve bakkala gittim. demek ki yazının ana fikri aç olmak iyi değil. aç ayı oynamaz yazmıştım ama bunun çağrıştırdığı hayvan hakkı ihlalleri beni üzüyor.
26 Ekim 2013 Cumartesi
federico aşırı saçma bir isim.
tam içimden geçeni yapacak olsam, şöyle güzel bir aşk romanı yazmak isterim. kötü görünümlü iyi adamlı ve iyi kadınlı, klişenin de ötesinde bir şey. öyle kitapları çok severim, iyi yazılmış olanlarını özellikle. örnek veriyorum jane austen, emily bronte. tüm öğrencilerin anladığını düşünüyorum, jane austen okumadan da bloglara sarmayın yani, ayıboluyor.
kendi çapımda feminist fikirlerim var, feminizmi aptal bulmuyorum. feminizmin ismi üzerinden yürütülen tartışmalara girmek istemiyorum. bunu hiç istemiyorum gerçekten de.
neyse, feminist fikirlerim var, fakat işte kötü görünümlü iyi adamları ve iyi kadınları olan aşk romanlarını çok severim. elimde olsa birinin içine girer orada yaşardım, o kadar severim.
25 yaşımdayım, hayattaki en büyük arzumu düşündüm geçen gün, hala vampir olmak. bunun haricindekiler o kadar büyük arzular değil. küçük vampir serisi kafamı yakmış zamanında gerçekten.
tam içimden geçen demişken, tam içimden geçeni pek yapmıyorum. tam içimden geçen genelde saçma sapan vampir kitapları okumak, boğuluncaya kadar mandalina ve petito yemek ve dizi izlemek. tam içimden geçeni yapınca kendimi pek sevmiyorum.
hobilerim arasında baharı yazı ve sıcak günleri ne kadar sevdiğimi söylemek ve kıştan nefret etmek var. çocukluğumdan beri çok gezmek isterdim, şimdi çok gezdim. artık daha da çok gezmek istiyorum. milli piyango ile kazı kazanı ayıramayacak cahilliğime rağmen birinden biri bana para verse çok gezerdim. ve işte diğer hayır işleri .
hobilerim arasında müzik dinlemek o kadar da yok. yeni gruplardan ve duruma uygun şarkılardan ve bunun üzerinden insan değerlendirmesi yapmaktan pek anlamıyorum. herkesin bildiği ve sevdiği şeyleri seviyorum genellikle.örnek veriyorum mfö. mfö yü gerçekten çok severim, çünkü onlar hep neşeli insanlar, tıpkı benim gibi.
ilerde bohem görünümlü bir evim olsun isterim, ama o pisler gibi ışıkların üstüne örtü örtüp karanlıkta oturmak istemem. ameliyathane aydınlığında yaşamaktan hoşlanırım. çünkü pislik bir böcekle hiçbir ortak yönüm yoktur.
neyse. yazacağım güzel aşk romanında, kadın benim gibi sinirli olmasın isterim. bencil ve kendini beğenmiş de olmasın. ya da biraz kendini beğenmiş olabilir çünkü akıllı biri. fakat sinirli olmayan insanların da biraz sıkıcı olduğunu düşünüyorum. ama benim kadın karakterim sıkıcı da değilmiş. sonra adam da bilmemnerenin dükü falanmış ( tabi ki ingilterede geçiyor roman ). dük en iyi olan mıydı yoksa marki falan mıydı en iyi şu an bilemiyorum. ama adam en iyi olan şeydenmiş. kadın da o kadar iyi olmayan bir şeydenmiş ( roman feminist değil demiştim ) . neyse bunlar tanışmışlar, sonra olaylar. sonra da evleniyorlar. evlendikten sonra ne olduğunu da hiçbir kendini beğenmiş salak hayal etmemiş. çünkü bu öyle bir roman değil, evlendiklerine o kadar seviniyorsun ki evlendikten sonra ne olduğunu hayal edecek halin yok. böyle kendini beğenmiş çok bilmişlerden de nefret ederim. yok pamuk prenses yedi çocuk yapmış bulaşık yıkıyormuş, yok rapunzel kanser olmuş saçları dökülmüş. nefret ederim.
şimdi içimden geçeni yapıp bu yazıyı yayımlayayım. sonra içimden geçmeyeni yapıp kaldırayım. insan kendisiyle ne çok çelişiyor, çatışıyor, hayat ne çok çelişkiler çatışmalar da demeyeceksiniz. nefret ederim.
kendi çapımda feminist fikirlerim var, feminizmi aptal bulmuyorum. feminizmin ismi üzerinden yürütülen tartışmalara girmek istemiyorum. bunu hiç istemiyorum gerçekten de.
neyse, feminist fikirlerim var, fakat işte kötü görünümlü iyi adamları ve iyi kadınları olan aşk romanlarını çok severim. elimde olsa birinin içine girer orada yaşardım, o kadar severim.
25 yaşımdayım, hayattaki en büyük arzumu düşündüm geçen gün, hala vampir olmak. bunun haricindekiler o kadar büyük arzular değil. küçük vampir serisi kafamı yakmış zamanında gerçekten.
tam içimden geçen demişken, tam içimden geçeni pek yapmıyorum. tam içimden geçen genelde saçma sapan vampir kitapları okumak, boğuluncaya kadar mandalina ve petito yemek ve dizi izlemek. tam içimden geçeni yapınca kendimi pek sevmiyorum.
hobilerim arasında baharı yazı ve sıcak günleri ne kadar sevdiğimi söylemek ve kıştan nefret etmek var. çocukluğumdan beri çok gezmek isterdim, şimdi çok gezdim. artık daha da çok gezmek istiyorum. milli piyango ile kazı kazanı ayıramayacak cahilliğime rağmen birinden biri bana para verse çok gezerdim. ve işte diğer hayır işleri .
hobilerim arasında müzik dinlemek o kadar da yok. yeni gruplardan ve duruma uygun şarkılardan ve bunun üzerinden insan değerlendirmesi yapmaktan pek anlamıyorum. herkesin bildiği ve sevdiği şeyleri seviyorum genellikle.örnek veriyorum mfö. mfö yü gerçekten çok severim, çünkü onlar hep neşeli insanlar, tıpkı benim gibi.
ilerde bohem görünümlü bir evim olsun isterim, ama o pisler gibi ışıkların üstüne örtü örtüp karanlıkta oturmak istemem. ameliyathane aydınlığında yaşamaktan hoşlanırım. çünkü pislik bir böcekle hiçbir ortak yönüm yoktur.
neyse. yazacağım güzel aşk romanında, kadın benim gibi sinirli olmasın isterim. bencil ve kendini beğenmiş de olmasın. ya da biraz kendini beğenmiş olabilir çünkü akıllı biri. fakat sinirli olmayan insanların da biraz sıkıcı olduğunu düşünüyorum. ama benim kadın karakterim sıkıcı da değilmiş. sonra adam da bilmemnerenin dükü falanmış ( tabi ki ingilterede geçiyor roman ). dük en iyi olan mıydı yoksa marki falan mıydı en iyi şu an bilemiyorum. ama adam en iyi olan şeydenmiş. kadın da o kadar iyi olmayan bir şeydenmiş ( roman feminist değil demiştim ) . neyse bunlar tanışmışlar, sonra olaylar. sonra da evleniyorlar. evlendikten sonra ne olduğunu da hiçbir kendini beğenmiş salak hayal etmemiş. çünkü bu öyle bir roman değil, evlendiklerine o kadar seviniyorsun ki evlendikten sonra ne olduğunu hayal edecek halin yok. böyle kendini beğenmiş çok bilmişlerden de nefret ederim. yok pamuk prenses yedi çocuk yapmış bulaşık yıkıyormuş, yok rapunzel kanser olmuş saçları dökülmüş. nefret ederim.
şimdi içimden geçeni yapıp bu yazıyı yayımlayayım. sonra içimden geçmeyeni yapıp kaldırayım. insan kendisiyle ne çok çelişiyor, çatışıyor, hayat ne çok çelişkiler çatışmalar da demeyeceksiniz. nefret ederim.
19 Ekim 2013 Cumartesi
an eye for optical theory
insanlara bakıp hayatlarının nasıl olduğunu hayal etme eğlencesini bilirsiniz. hani genelde arkadaşlarla yapılır, başkalarına anlatılırken de '' zeki ve yaratıcıyız , sizin gibi tabu oynamakla vakit öldürmüyoruz '' altmetninden geçilmez.
ben o işi çok yapıyorum işte, gerçekten çok. sadece insanlarla da değil, akşamları ışıkları yanan evlerle, çöpün kenarına koyulmuş ev eşyalarıyla, ucuz kıyafetlerle falan. fakat yalnızca bir noktaya, genelde kadınlıkla, sıkıntıyla ve işte bir hale fazlasıyla ait olmakla ilgili bir noktaya varıyorum. herkes mutsuz evlilikler yapmış ( mutlu evlilikler bile bana mutsuz geliyor çünkü ), herkes ankastre mutfaklara fazla takılmış, herkes aşırı temiz, diziler, salça ve soğandan mütevellit ev kokuları falan.
kadın olmakla alakalı bir sorunum olduğunu, aptal bir psikolojik değerlendirmede '' hangi hayvan olmak isterdiniz, neden ? '' sorusuna '' erkek bir çita olmak isterdim, çünkü istediğim kadar koşabilirdim ve yavrularla ilgilenmem gerekmezdi '' yazarken düşündüm. aslında sorun kadın olmakta da değil de, dışarı çıkmakta. o kadar çok evde oturan, evini saplantı haline getirmiş kadın tanıyorum ki - ve gurur duyuyorlar bununla - bir noktadan sonra temizlik saplantısı ve salça kokusu cinsiyetime tanımlanmış bir yazgı gibi görünmeye başlıyor, üstelik bütün bu sıkıntılara, tekrarlara ve monotonluğuna rağmen, yahut bunlar yüzünden diyelim, çekici bir tarafı da var.
şimdi evlensem, ki şimdi evlenebilirim eğer gerçekten istersem, bir kocam olsa ve işte sevimsiz ama bana sevimli gelen birkaç çocuk, onların başarılarıyla övünmek hayatımın odağı haline gelse ve başkalarının çocukları ne kadar başarısızsa benimkiler o kadar başarılı olsa, güzel bir mutfağım, bütün o asitli ve parçacıklı temizlik jellerim, uyumlu mobilyalarım, temizlikten ofis karaktersizliği payesine ulaşmış bir evim olsa. işte şimdi tüm bunlar olmuş olsa, ne düşünüyor olurdum? bu saatte bir dizi olur muydu, yerde bir toz zerreciği görmüş, onu elimle alıp çöpe atmış, elimi yıkamış,perdeleri örtmüş ve kocamın yanına uzanmış olur muydum?
hayat güzel bir kayboluşun içinde, amaçsızlığın kendi kendine üretip durduğu küçük amaçlar içinde, dertsiz tasasız geçip gidiverir miydi?
böyle kaybolmuş hallere kendimi koyduğumda, en çok uykuları düşünürüm. üstünde fazla düşünülmemiş bir hayatın, tavana bakılmayan, yanındakinin huzur telkin eden nefesleriyle ve koluna elini değdirdiğinde sana da bulaşıverecek gibi olan masumiyetiyle dalınan güzel uykuları.
benim uykularım güzel değil, yapmadığın şeyleri düşünmemeye çalışarak, yapamayacağını düşünmemeye çalışarak, yalnız olmayı tercih etme sebeplerini rasyonalize etmeye çalışarak dalınan uykular. benim uykularım bir şeyden kaçabilmenin uykuları.
üstüne üstlük, bir şey yaptığım da yok. hayat elimden kayıyor diye korkmaktan, çürümeye başladığımı düşünmekten ve başkaları ne yapıyor da her şey bu kadar yolunda ve olması gerektiği gibi görünüyor diye düşünmekten başka.
ben o işi çok yapıyorum işte, gerçekten çok. sadece insanlarla da değil, akşamları ışıkları yanan evlerle, çöpün kenarına koyulmuş ev eşyalarıyla, ucuz kıyafetlerle falan. fakat yalnızca bir noktaya, genelde kadınlıkla, sıkıntıyla ve işte bir hale fazlasıyla ait olmakla ilgili bir noktaya varıyorum. herkes mutsuz evlilikler yapmış ( mutlu evlilikler bile bana mutsuz geliyor çünkü ), herkes ankastre mutfaklara fazla takılmış, herkes aşırı temiz, diziler, salça ve soğandan mütevellit ev kokuları falan.
kadın olmakla alakalı bir sorunum olduğunu, aptal bir psikolojik değerlendirmede '' hangi hayvan olmak isterdiniz, neden ? '' sorusuna '' erkek bir çita olmak isterdim, çünkü istediğim kadar koşabilirdim ve yavrularla ilgilenmem gerekmezdi '' yazarken düşündüm. aslında sorun kadın olmakta da değil de, dışarı çıkmakta. o kadar çok evde oturan, evini saplantı haline getirmiş kadın tanıyorum ki - ve gurur duyuyorlar bununla - bir noktadan sonra temizlik saplantısı ve salça kokusu cinsiyetime tanımlanmış bir yazgı gibi görünmeye başlıyor, üstelik bütün bu sıkıntılara, tekrarlara ve monotonluğuna rağmen, yahut bunlar yüzünden diyelim, çekici bir tarafı da var.
şimdi evlensem, ki şimdi evlenebilirim eğer gerçekten istersem, bir kocam olsa ve işte sevimsiz ama bana sevimli gelen birkaç çocuk, onların başarılarıyla övünmek hayatımın odağı haline gelse ve başkalarının çocukları ne kadar başarısızsa benimkiler o kadar başarılı olsa, güzel bir mutfağım, bütün o asitli ve parçacıklı temizlik jellerim, uyumlu mobilyalarım, temizlikten ofis karaktersizliği payesine ulaşmış bir evim olsa. işte şimdi tüm bunlar olmuş olsa, ne düşünüyor olurdum? bu saatte bir dizi olur muydu, yerde bir toz zerreciği görmüş, onu elimle alıp çöpe atmış, elimi yıkamış,perdeleri örtmüş ve kocamın yanına uzanmış olur muydum?
hayat güzel bir kayboluşun içinde, amaçsızlığın kendi kendine üretip durduğu küçük amaçlar içinde, dertsiz tasasız geçip gidiverir miydi?
böyle kaybolmuş hallere kendimi koyduğumda, en çok uykuları düşünürüm. üstünde fazla düşünülmemiş bir hayatın, tavana bakılmayan, yanındakinin huzur telkin eden nefesleriyle ve koluna elini değdirdiğinde sana da bulaşıverecek gibi olan masumiyetiyle dalınan güzel uykuları.
benim uykularım güzel değil, yapmadığın şeyleri düşünmemeye çalışarak, yapamayacağını düşünmemeye çalışarak, yalnız olmayı tercih etme sebeplerini rasyonalize etmeye çalışarak dalınan uykular. benim uykularım bir şeyden kaçabilmenin uykuları.
üstüne üstlük, bir şey yaptığım da yok. hayat elimden kayıyor diye korkmaktan, çürümeye başladığımı düşünmekten ve başkaları ne yapıyor da her şey bu kadar yolunda ve olması gerektiği gibi görünüyor diye düşünmekten başka.
23 Eylül 2013 Pazartesi
birinin hayatının sizi sarıp sarmalayan normalliğine itimat. kahvaltılar, televizyon programları, gazeteler, tıkır tıkır işleyen saatler, ikindi uykuları.
sonra o biri, gece beş buçukta uyanıp balkonda sigara içer, her şey yeniden tanımlanır, her şey insanı üzer. şekilsiz eşofman altları, pembe genç kız perdelerinin zamansızlığı, karşı pencereden yansıyan televizyon ışığı, ikindi uykularının lüzumsuz uzayışı üzer.
magnetlerle fazla neşeli buzdolapları, televizyonun çirkin neşesi, gülümseyen gülümseyen gülümseyen fotoğraflar, yeni beyaz eşyalar, yeni çantalar, ayakkabılar. beş buçukta uyanıp düşündüğün şeyi unutturmak için.
sonra o biri, gece beş buçukta uyanıp balkonda sigara içer, her şey yeniden tanımlanır, her şey insanı üzer. şekilsiz eşofman altları, pembe genç kız perdelerinin zamansızlığı, karşı pencereden yansıyan televizyon ışığı, ikindi uykularının lüzumsuz uzayışı üzer.
magnetlerle fazla neşeli buzdolapları, televizyonun çirkin neşesi, gülümseyen gülümseyen gülümseyen fotoğraflar, yeni beyaz eşyalar, yeni çantalar, ayakkabılar. beş buçukta uyanıp düşündüğün şeyi unutturmak için.
9 Eylül 2013 Pazartesi
Brandenburg
Uyduruk yazlık televizyonundaki kanalları kullanım sıralarına göre düzenledim. Kanal D'yi unutmuşum, çocukken en sevdiğim kanaldı, çok çizgi film vardı çünkü.
Ev işlerinden anlamam, yemeğe, bulaşığa, kahvaltının hazırlanmasına falan yardım etmem, temizlik yapmam. Üstelik bir şey önüme gelmezse söylenirim. O yüzden böyle ufak tefek işler becerince kendimi işe yarar hissederim.
Lafı gelmişken teknolojiden de anlamam, yön duygum yoktur. Bu iki konuyu erkeklere bırakırım, onların göreviymiş gibi bir sorun çıkarsa çözmelerini beklerim. Herkes beni sever, sevgililerim, arkadaşlarım, akrabalarım. Sevgililerim ölür gibi sever, boğulur, kaybolur gibi. Neyi sevdiklerini kendim göremedikçe onlara sorarım. Edebi cevaplar, yollar, yıldızlar, gökyüzleri, günler.
Güneşten yanmışım, derim kızarıp kurumuş, çiller çıkmış suratımda. Kendi kendime ısı üretir gibi oturduğum yazlık ev kanepesinde, ne olacak diye düşünüp durdum. Temiz kalpler ile çok düşünen o samimiyetsizler arasında o kadar da fark yok gibi geldi. Zaten samimiyetsizler samimiyetsizi benim. Her şeyi düşünürüm. Üzülürken, çok üzülürken bile " aa çok üzülüyorum, çok üzülürken neler yapıyorum, çok üzülen diğer insanlara benzeyebiliyor muyum? " diye düşünürüm. Çünkü çok üzülen diğer insanlara benzemezsem çok üzülmüyorum demektir, ki en büyük korkum da bu tip şeyler işte, kendi robotluğumdan şüphelenir gibi dedektiflik yaparım bu yüzden.
Sözlerle, gülüşlerle, küçük, görünmez işaretlerle bir bilinmezliğin, olasılıklar fazlalığı saçmalığının içine çekildiğimi düşündüm, sanki herkesin yarın ne olacağını bilir gibi olduğu bu bomboş şehirde. Kararlılığım, tutkuyla istediğim ve kendimi onlardan mütevellit saydığım şeyler ağır ağır soldu da, içimde onlara benzeyen ama onlar olmayan, gerçeğe yakınlığıyla kibirlenen fikirler bıraktı sanki.
Ben de, sinema ve edebiyat dışında hiçbir şeyden anlamayan, onlarla da faşistlik ve ukalalık yapan biri olarak, öyle, hatta " öööyle " durdum gibi.
Ev işlerinden anlamam, yemeğe, bulaşığa, kahvaltının hazırlanmasına falan yardım etmem, temizlik yapmam. Üstelik bir şey önüme gelmezse söylenirim. O yüzden böyle ufak tefek işler becerince kendimi işe yarar hissederim.
Lafı gelmişken teknolojiden de anlamam, yön duygum yoktur. Bu iki konuyu erkeklere bırakırım, onların göreviymiş gibi bir sorun çıkarsa çözmelerini beklerim. Herkes beni sever, sevgililerim, arkadaşlarım, akrabalarım. Sevgililerim ölür gibi sever, boğulur, kaybolur gibi. Neyi sevdiklerini kendim göremedikçe onlara sorarım. Edebi cevaplar, yollar, yıldızlar, gökyüzleri, günler.
Güneşten yanmışım, derim kızarıp kurumuş, çiller çıkmış suratımda. Kendi kendime ısı üretir gibi oturduğum yazlık ev kanepesinde, ne olacak diye düşünüp durdum. Temiz kalpler ile çok düşünen o samimiyetsizler arasında o kadar da fark yok gibi geldi. Zaten samimiyetsizler samimiyetsizi benim. Her şeyi düşünürüm. Üzülürken, çok üzülürken bile " aa çok üzülüyorum, çok üzülürken neler yapıyorum, çok üzülen diğer insanlara benzeyebiliyor muyum? " diye düşünürüm. Çünkü çok üzülen diğer insanlara benzemezsem çok üzülmüyorum demektir, ki en büyük korkum da bu tip şeyler işte, kendi robotluğumdan şüphelenir gibi dedektiflik yaparım bu yüzden.
Sözlerle, gülüşlerle, küçük, görünmez işaretlerle bir bilinmezliğin, olasılıklar fazlalığı saçmalığının içine çekildiğimi düşündüm, sanki herkesin yarın ne olacağını bilir gibi olduğu bu bomboş şehirde. Kararlılığım, tutkuyla istediğim ve kendimi onlardan mütevellit saydığım şeyler ağır ağır soldu da, içimde onlara benzeyen ama onlar olmayan, gerçeğe yakınlığıyla kibirlenen fikirler bıraktı sanki.
Ben de, sinema ve edebiyat dışında hiçbir şeyden anlamayan, onlarla da faşistlik ve ukalalık yapan biri olarak, öyle, hatta " öööyle " durdum gibi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)