3 Şubat 2013 Pazar


Sanço Panço bir taşra kentinin sinema salonuna girer. Don Kişot’u arar ve onu kenarda bir yerde otururken bulur, ekrana kilitlenmiştir. Salonda boş yer yok gibidir,-bir tür loca olan- galeri gürültücü çocuklarla tıka basa doludur. Faydasız birkaç girişimden sonra Don Kişot’a ulaşamayacağını anlayan Sanço isteksizce orta sırada bir kız çocuğunun yanına oturur (Dulcinea mıdır?). Film gösterimi başlamıştır, kostümlü bir filmdir, ekranda, silahlı şövalyeler koşturmaktadır, bir anda tehlike içinde bir kadın görünür ekranda. Don Kişot aniden ayağa kalkar, kılıcını kınından çıkarır, ekrana doğru atılır ve kılıç darbeleri ekran perdesini yıkmaya başlar. Ekranda hala kadın ve şövalyeler gözükmektedir ama Don Kişot’un kılıç darbesiyle açtığı kara delik giderek daha da büyümekte, görüntüleri durmak bilmeden yalayıp yutmaktadır. Sonunda ekrandan geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştır, sadece onu tutan ahşap çerçeve görünmektedir. Öfkeli izleyiciler salonu terk eder ama locadaki çocuklar Don Kişot’a tezahüratlarını sürdürürler, adeta onun fanatik taraflarına dönüşmüşlerdir. Sadece orta sırada oturan kız çocuğu ona suçlayıcı ve azarlayıcı bir tavırla bakmaktadır.
       Hayallerimizle ne yapmamız gerekir? Onları sevmeli miyiz, hayallerimize onları yok etmemizi gerektirecek ölçüde inanmalı mıyız, onların gerçek olmadığını mı ispatlamalıyız (Orson Welles sinemasının anlamı belki de budur). Eninde sonunda, boş oldukları anlaşılınca, tatmin edilmemiş oldukları anlaşılınca, onları meydana getiren hiçliği gösterdiklerinde, işte sadece o zaman onların hakikat değerini azaltmalı ve –kurtardığımız- Dulcinea’nın bizi asla sevemeyeceğini anlamalıyız.
Giorgio Agamben / Dünyevileştirmeler

11 Ocak 2013 Cuma

mr stone'un roma baharı

okuyor ve çalışıyor olmak ile yaşıyor olmak pek birbiriyle bağdaşan kavramlar değil, bunu fark ediyorum bu günlerde. okula gidiyorum, okuldan çıkıp işe gidiyorum ve işten eve gelir gelmez uyamamak için kendimi çok çok zorlamam gerekiyor.
çalışkan insanlar hiçbir zaman hoşuma gitmedi, çocukluğumdan beri sanki çalışkan insanlar elit bir sınıfmış da, biz tembeller işçi sınıfıymışız gibi saçma bir alt metin vardı beynimde. bazı arabaların köpeğe, bazı arabaların böceğe benzemesi gibi işte.
hiç ama hiç ama hiç çalışkan olmadım, hayatım boyunca. bu cümlenin sonuna hayali bir ünlem koyuyorum. önümde ne iş varsa hep ondan kaytarabildiğim kadar kaytarmaya çalıştım, önemli olan bir şey yapmak değil de ondan sıyrılmakmış gibi. belki bu benim karakterimdir diyorum şimdi, yani doğuştan gelen bir şeydir falan, ama bir yandan da ortada sıyrılınacak bir iş olmayınca mutlaka bir şeyler yapmam gerekirmiş ve her şey kaçıp gidiyormuş ve gençmişim, ölecekmişim, fotoğraflarda gülümseyecekmişim hisleri.
yaşlı insanlara bakıyorum yolda giderken, ne kadar yaşlılar be. bu kadar yaşlı olmakta sürreal bir taraf yok mu? onu kabullenmekte, o yavaş adımlarda, dünyanın hallerine uyum sağlayamamakta, hep o soluk renkli pardesülerde falan, bir delirme hali gelmez mi insana?
yaşlanınca hep televizyon seyredip uyumak istiyorum, ben küçükken anneannemlerde seyrettiğimiz pembe diziler vardı, onları bulup yaşlılık günlerim için kaydedeceğim, gelsin rosalindalar, mario bariolar, gitsin yaşlılık depresyonları. değil mi.

5 Ocak 2013 Cumartesi

tembellik hakkı

yine işe girdim. maddi durum açısından eşit olduğum pek çok insanın on katı falan çalışma hayatı deneyimim var heralde bu yaşta. çok ama çok çalışıyorum ve çok yoruluyorum bazen, tükenmiş hissediyorum yani. ama tükenmiş hissetmek çürümekten yeğ sanırım.
uyanıp uyumak, bir şey yapmamak ve bir şey yapmadığına sinirlenmek döngüsü öldürüyor beni. her şey boş durmaktan iyi, yorgunluk, aptal insanlar, sırt ağrıları ve stres falan gerçekten boş durmanın yanında gül bahçesi kalıyor. ya da manyak olduğum için bana öyle geliyor. manyak lafı da, bu arada, bana çok ama çok komik geliyor.
otobüste ve yarım saatlik arada kitap okumaya çalışmak, yolda yürürken kahvaltı etmek ve otobüste '' yalnız'' kalacağımı düşünüp sevinmek falan iyi şeyler. hayat iyi, bazen güneş açıyor azıcık.
baharı içimde bir yerde çiçek kokularının rayihası sıkışıp kalmış gibi bekliyorum. güneşli günlerde evimin yokuşundan aşağı denize doğru koşmak istiyorum şimdi, yolda yaseminler, leylaklar, beyaz apartmanlarda balkon kahvaltıları, baharın neşeli insanları.

27 Kasım 2012 Salı

12 Eylül 2012 Çarşamba

evde annem olmayınca, babamla ben neşeli olmaya çalışan üzgün insanlarmışız hissine kapılıyorum. sabahları, ikindi vakitleri içimi ürkeklik kaplıyor, güneşten, yaprakların gölgelerinden, serin evden sıkılıyorum, annemin uyanmakla geliveren neşesini arıyorum, onun neşesi hiç bitmiyor, benimki sanki içimden çekiliyor yalnızken. 
onun yanında, o neşeli, ben uykulu ve somurtkankenki sabahların kendiliğindenliği, düşünmeden her şeyin birbirini takip edişi ve o günlük işlerin içinde kaybolup gitme hali, tek başımayken normalde olması gerekenlerin mekanik bir tekrarı gibi görünüyor.
sanki içimde hep ama hep üzüntü var da, annemi görünce unutuyorum onu.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

dünyada yaşanabilecek en güzel şey bir yaz günü sevdiklerinle balkonda çay içmek. buna tüm kalbimle inanıyorum artık.

6 Temmuz 2012 Cuma

dorothy

ölmekten hiç bu kadar çok korkmamıştım. burada ölsem, mezarım da burada olacakmış ve yapayalnız bir mezarda sonsuza kadar öylece bekleyecekmişim hissi.
yanlış anladığımı sonradan  fark edip sevdiğim birini çok yanlış tanımış gibi üzüldüğüm bir şarkı '' all we got is the summers '' diyordu. ölürken, güzel yazları hatırlamayı hayal ediyordum ben de. akşam rüzgarlarını, işsiz güçsüzlüğü, yürüyüşleri, zamanın önemsizliğini, herkesin rahat ve neşeli oluşunu, annemin ve babamın gülüşlerini, babamın deniz kenarından toplayıp eve getirdiği taşlardan bizi hep güldüren çocukluğuyla bahsedişini. allahım, ne diyeyim şimdi? çok korkuyorum, gerçekten.