Şimdi, neredeyse tüm romantik komedilerde bir yumruk atma sahnesi oluyor. Erkek, o ana kadar sinirimizi bozan, muhtemelen kadını üzen fakat yine de karmaşık bir çekiciliği olan diğer erkeği, bir yumrukla yere seriyor, bizim gözümüzdeki değerini yerle bir ediyor. Böylelikle kadının seçimi de doğrulanmış oluyor, güçlü olan, eril olan seçilmiş falan filan. Böyle ucuz psikolojik çözümlemelere girip kimsenin canını sıkmayacağım, merak etmeyin.
Velakin, fiziksel güçten etkileniyorum, etkilendiğimi yirmili yaşlarımın başlarına doğru kabullendim artık, uzun ve zor bir süreç oldu, kendini kandırmalarla, ikiyüzlülükle dolu. Fiziksel güçten ve benim için onun yan anlamı olan erkek otoritesinden etkilenmeyi kabullenmenin bu kadar zor oluşunun kendine saygı duymakla, kendi kararlarını alabileceğini bilmekle ilgisi var işte, all that modern bullshit.
Fakat olmuyor, lafla peynir gemisi yürümüyor. Kimsenin otoritesini kabullenecek kadar delirmesem de görsel olarak ürkütücü adamlardan gerçekten etkileniyorum, elimde değil. Bu sorgulama işinden, aslında salak mıyım, aslında şöyle miyim, aslında böyle miyim diye kendi kendimi yemekten biraz gına geldi bana. Kendime izin vererek bir süreliğine de olsa bunları düşünmemek istiyorum artık. Salaksam salak olduğumu kabulleniyorum, ataerkilsem ataerkil olduğumu. Fakat durumlar böyle.
bugün, yalnız başıma saçma sapan bir filme gidip, dört senelik sinema eğitimime rağmen saçma sapan filmin '' böö '' yapan sahnelerinden birinde yerimden zıpladıktan ve kendime kızdıktan sonra istiklal'den evime dönerken füniküler sistemi kullanmaya karar verdim - bu benim için devrim niteliğinde bir olay, çocukluğumdan beri sadece beşiktaş dolmuşlarına biniyorum çünkü - ve kabataş'a geldim.
kabataş'ta Meşa Selimoviç'in Ahmet Şabo'suna özenip duran suya bakmak istedim. Roman karakterlerine özenerek bir şeyler yapmak aslında 17 yaşında koluma Gönülçelen alıntılı bir dövme yaptırdığımdan beri pek sevdiğim bir şey değil. Roman karakterlerine özenenlerle Amelie ve Küçük Prens üzerinden sevimli görünmeye çalışanlar kafamda biraz birleşiyor.
Ama duran suya bakmak istedim, çünkü savaştan ülkesine dönüp duran suya bakan ve '' Sıkılmıyor musun? '' diye soran Molla İbrahim'e çok şaşıran Ahmet Şabo'nun neden şaşırdığını merak etmiştim.
Seyyar satıcı olup olmadığı konusunda tam bir karara varamadığım fakat güzel köfte ekmek yaptığını tecrübeyle bildiğim satıcının önünden karnım acıkarak geçtim, petrol ofisine gelmeden motor iskelesine yakın bir yere oturdum. Su tabi ki durmuyordu, motor iskelesi ile ido'nun arasında bir yere oturmanın pek manalı bir fikir olmadığını fark ettim. Oturduğum gibi kalkarsam insanlara tuhaf görüneceğimi düşünüp ( oraya oturmak da tuhaf gerçi ) bir süre suya baktım. Durmamasına biraz sinirlendim, az ilerde solumda bir çocuk çekirdek yiyordu, kabukları akıntıyla benim önüme geliyor ve nedense orada birikiyorlardı. Çocuğa ve kabukları denize atmasına sinirlendim, çocukken böyle konularda sinir bozucu bir özenim vardı. Çocuklar yetişkinler tarafından sürekli uyarılara maruz kaldıklarından uyarabilecekleri en ufak bir durum çıktığında yetişkinleri uyarıp intikam almaya bayılırlar, ya da ben öyleydim. Ortaköy sahilinde çekirdek yiyen ve kabuklarını denize atan bir adamı uyardığımı hatırladım, kendimi de, çekirdekleri denize atan adamı da sinir bozucu buldum.
O sırada yanıma küçücük bir çingene kızı geldi, saçları kınayla kızıla boyanmıştı ve çok güzel görünüyordu gerçekten. Güzel çocukları çirkin çocuklardan daha çok severim, bu konuda posta gazetesi ile aynı fikri paylaşmıyorum ( bütün çocuklar güzeldir, gönderin hepsinin fotoğraflarını yayımlayalım köşesi ). zaten güzel çocuklar genelde çirkin yetişkinlere, çirkin çocuklar da güzellere dönüşüyorlar, bu konuda ilahi bir adalet anlayışı varken kendiminkine gerek duymuyorum. Kızla konuşmaya başladım, adı Hatice'ymiş. Ne güzel isim dedim, ne çirkin bir isim diye düşünürken. Kız aldığım kolayı içti, çantamı açtı ve bugün aldığım fondöteni çıkardı içinden, '' bu ne ? '' diye sordu bana. Fondöten'in ne olduğunu açıklamak zor olacağı için krem olduğunu söyledim. Ona sürmemi istedi, esmer yüzüne benim en açık renk fondötenimi tuhaf görünmesin diye dağıta dağıta sürdüm. Çantamı karıştırmaya devam ederken annesi çağırdı, annesine doğru koşarken yolda aniden durdu '' Ece Abla '' diye bağırdı ve elleriyle öpücük yapıp koşmaya devam etti.
İnsanın duymaktan en çok hoşlandığı şey kendi ismiymiş, ya da öyle bir şeyler okumuştum bir yerde. Zebercet gibi isimler için bu geçerli mi bilmiyorum ama benim için ismimi duymak gerçekten mutluluk verici oldu o an. Çocuğun bilinçsiz teklifsizliğinden de, teklifsizlikten rahatsız olmayan kendi bilinçli rahatlığımdan da hoşnuttum.
Kız uzaklaştı, çekirdekler gitmişti ve ben kişisel gelişim kitaplarının falan önerdiği olumlu, aydınlık şeyler düşünmeye başlamıştım ki Marlene isimli bir deniz taksisi yanımda balık tutan bir adamın oltasını kopardı, adam taksiyi tutup sarsmaya ve küfretmeye başladı. kavga izlemekten, görmekten, duymaktan nefret ederim. Kalkıp motor iskelesine yürürken bütün olumlu düşünceler uçup gitmişti. Motorda kitaba devam ettim, Ahmet Şabo da durgun suyu seyretmeyi bırakıp işe girdi, Saraybosna sokaklarında dolaştığı için yakalanıp boğdurulan akrabası Ferhat için '' Herkesin başına gelen felaket yüzünden böylesine acı çekmeye kalkacak olursak, sonumuz neye varır ? '' dedi Tiyana'ya.
ne yaptığımı bilmiyorum, gerçekten. olayların, insanların arasında, karmaşanın arasında sürüklenip gidiyor gibi hissederek, hep bir şey olsun, net ve kesin bir şey ve dünyam aydınlansın istiyorum.
gelişim psikolojisi, bireyin ergenlik döneminde aile ile çatışması gerektiğini söylüyor, yoksa fena. kendi kendime diyorum ki, ben çatıştım, o kadar çok çatıştım ki hem de, ailemle, arkadaşlarımla, kendimle ve neyle çatıştığımı bile bilmeden her şeyle. üzgün ve mutsuz ve sinirli olduğumu o kadar çok söyledim, söylemediğimde bir şekilde gösterdim, bütün o ergenlik klişelerini istisnasız yaşadım diyorum.
şimdi ise, o kadar çok üzüldüğüm ve üzdüğüm için pişmanlık duyduğumdan mı bilmiyorum, ama üzüntü bahsi açılınca birkaç manevra yapıp konuyu değiştiriveriyor gibiyim. üzülemediğim için de işte veya düşünmediğim için pek, ne yaptığımı gerçekten anlayamıyorum. olayların dışardan bakınca nasıl göründüğünü bilemiyorum, sonuçları kestiremiyorum. kendinden emin, gururlu ve ukala konuşmalar yapıyorum, zihnim tamamen açık ve yapacaklarım çok netmiş gibi. fakat hiçbir şey olmuyor, konuşan da, sürüklenip giden ve ne yapacağını bilemeden mucize bekleyen de benim.
izmir'den ayrılmama birkaç ay kaldı, tam süresini hesaplayıp daha da gerilmek istemediğim için düşünmüyorum bunu. her şeyi özleyeceğimi, buradan gidince hayatın bir şekilde boğucu ve monoton hissettireceğini, şimdi kendiliğindenmişcesine içinde hissettiğim arkadaşlıkların, içine girdiğimde hep bir şeyin parçasıymış, büyük ve neşeli bir aileymiş gibi hissettiğim okulumun, sevdiğim sokakların, kafelerin, kordonda upuzun ve anlamsız yürüyüşlerin İstanbul'da beni beklemediğini biliyorum.
son yılda ve özellikle şu son birkaç ayda kapıldığım o her şeyin elimden kayıp gittiği hissi, giderek daha baskın olmaya başlıyor. sokağa çıkmak istiyorum, arkadaşlarımı, sevgilimi, sokakları biraz daha görmek, biraz daha okula gitmek, biraz daha yürümek ve mümkün olsa hiç uyumamak. ve tüm bu isteklere, içimdeki yıkıcı boyutlara varmış denilebilecek coşkuya rağmen evde kalakalıyorum çoğu kez, internetten yemek sipariş etmek için gereken sosyal cesareti bile bulamadan, bırak dışarı çıkmayı. pişmanlıktan çok korkuyorum. pişmanlıktan değil de galiba en çok, geri dönülmezlikten. insanlarla da, hayatımla da geri dönülmez bir noktaya gelmekten ve iç çekip ölüvermekten. baş edemediğim öfkemle insanları bir gün usandıracağımı, sevdiklerimin beni dönüşsüz bir boğulmayla silivereceğini akıllarından ve tembelliğimle hiçbir şey yapamadan yaşlanıvereceğimi, çocuk seslerinin duyulduğu fakir bir semtte kararmış demlikte çay yaparken kendime, artık neredeyse öleceğimi fark ettiğim o anı düşünüyorum. korkuyorum, hiçbir şey yapmıyorum ve yapmadıkça daha çok korkuyorum. allahım.
bir bahar gününü sevmeyi bilmiyorsan bir insanı nasıl seveceksin? ben - ki bahar günlerini manyakça severken dahi - sevememiş miyim hiç aslında diyorum kendime, üzülmemişim, ağlamamışım, dimdik ayakta, anneannemin istediği, annemin öğütlediği gibi, allahın belası feministler gibi durmuşum hep.
mutsuz olmam yasak gibi bir şey hissediyorum bazen, mutsuz olmak yasakmış gibi ya da, bizim ailede. sanki daha gençken mutsuz olma haklarımın hepsini mario'nun canları gibi tükettim de şimdi sadece altın toplayıp oyuna devam etmem lazımmış gibi bir his.
hastaydım iki gündür, kustum, kustum, en son bu gece yediğim portakalı. kusarken sifona dayadığım elimin mavi ojelerine baktım, sağlıklı olmak gibi bir netliği vardı rengin, temiz bir netlik, tozsuz, mikropsuz. öyle temiz şeyler çok hoşuma gidiyor. bir şeyin net oluşu çok hoşuma gidiyor, öbür türlüsü bana biraz anlaşılmaz geliyor, anlamadıkça sıkılıyorum.
galiba mide bulantısı ve ateş beni daha dürüst bir insan yapıyor, daha üzgün.
Bazen insanların hayatlarından nasıl şikayetçi olmadıklarını gerçekten anlayamıyorum. Kendimi onların yerine koyduğumda sadece her gün ağlama krizleri, kafamı duvarlara vurmalar ve saçlarımı yolmalar görebildiğim bir hayatı sıfır şikayetle geçiriyorlar, yalnızca nasılsın sorusuna verilen o saat tıkırtısı iç sıkıcısı cevap " ne olsun işte, hep aynı " ardından iç çekiş ve şikayet faslı bitiveriyor. Kimse o hep aynı hayat için söylenmemişse, mızmızlanmamışsa belki aslında öyle değildir, her şey görecelidir, hayat zevkler ve renkler yahut zevksizlikler ve renksizliklerdir diyorum, ama ben kendi kendimi başkaları için bile avutamıyorum. Sıkılan insanlar ne yapmalı? Faşizan şeylet geliyor aklıma. Karşımda bir kız gerçekten mazeretim var şarkısındaki " mazeretim var, asabiyim ben " kısmını sorguladı şimdi. Mazeret değilmiş asabiyet, haberiniz ola.
İzmiri seviyorum ve çok özleyeceğim. Bu duruma galiba hayatım boyunca surat asacağım ve lisede yaz tatilinde almanyaya gidip dört yıl boyunca " almanyada şöyleydi, almanyada biz şöyle yapardık " diyen arkadaşıma ettiğim küfürleri artık ben yiyeceğim. Görüntüleri, güzel günleri, neşeleri aklıma kazımak istiyorum hep, panikle. Kuaförün önünde sigara içerken toprağına kül döktüğüm güllerin görüntüsü, apartman kapısının önünde oturduğum bahar akşamlarında bacaklarımın arasına başımı eğip dalıp gittiğim fayansların desenleri, balkonumun sağ köşesinden sarkınca görünen bahçedeki paslanmış motorsiklet, sokağın girişindeki caminin hacı yeşilinden koygun , ümitli ışıkları, sabahları salondaki toz zerreciklerini aydınlatan güneş, komşu apartmanın bir tane kopardım diye kızdığı, inadına gece gidip bir demet topladığım leylakları, güzelyalı sahilin tuhaf sonsuzluk duygusu. her şeyi unutacağım gibi geliyor şimdi.
Gerçek duygularla gerçek olduğu zannedilen duygular arasında ne fark var? Yorgun olduğuna kendini inandırıp yorgun hissetmek ile yorgun olmak arasında, üzgün olduğunu düşünmek ile üzgün olmak arasında, aşık olduğunu sanmak ile aşık olmak arasında ne fark var? Sonuçları aynı ise taklitle gerçek arasında ne fark var?
'' GİDERİM BEN YİNE SEN ÜZÜLME n' OLUR DAHA ARAMAM Kİ SENİ ! BU GİDİŞ SON OLUR HAYKIRIŞLARIM YARINA UMUDUN OLUR FERYADLAR BOŞA YİNE SEBEBİM OLURRR.....! '' yukarıdaki muhteşem alıntının yazarı nasıl bir akrabalık ilişkimiz olduğunu kafamda kestiremeyeceğim bir uzaklıktan benim kuzenim. kendisi arabesk raple ilgileniyor ve iki üç ayda bir yeni şarkılarıyla facebooktan sevenlerine sesleniyor. rap müziği hayatımın hiçbir evresinde anlayamadım, ergenliğimde bile bana '' adam hızlı konuşabiliyormuş, evet '' den fazla bir anlam ifade etmemiş bu tarz hakkında, kuzenim vasıtasıyla karşıma çıkana dek neredeyse hiç düşünmedim de. kuzenim fakat, rap müziğin anlam evrenine tam manasıyla hakim görünüyor. Sındırgı'nın Osmanlar Kasabasında yaşıyor, yazdıklarından anladığım kadarıyla her gün ama her gün onu aldatan fakat çok sevdiği için ayrılamadığı bir kız arkadaşı var ve amcasının açtığı ( amcası annemin annesinin kardeşinin oğlu oluyor ) bir cep telefonu dükkanında çalışıyor. ben küçükken Osmanlar Kasabasına gittiğimde, aramızdaki yaş farkı sebebiyle bahsi geçen kuzenimle değil de, yine nasıl bir akrabalığımız olduğunu tam bilmediğim başka bir kuzenle arkadaş olmuştum. Kasaba hayatı, Heidi'nin Alp dağlarında yaşadığı hayatın tıpkısı gibi görünmüştü gözüme, günler sadece koşup oynayarak geçiyordu, karnımız acıkınca gerçekten meyve toplayıp yiyorduk, derede kurbağa yakalamaya çalışırken akşam oluyordu, erken yatmak gibi bir sorun yoktu, nerede uyuduğun problem değildi ve ben şehir çocukluğunun getirdiği böcek fobimi bile yeniyordum yavaş yavaş. Arkadaşım Mukaddes her yönden bana benziyordu, gözleri çekikti, çilleri vardı, gizli yerler keşfetmekten ve yokuşlardan aşağıya bağırarak koşmaktan hoşlanıyordu, oğlanlarla yalnızca onlara taş atıp kaçtığımız zaman ilgileniyordu, çocuk olmanın getirdiği bir kardeşlik bağımız vardı, birbirimiz için yaşıyorduk. Yaz tatilinin bittiğini ve anneannemle eve döneceğimizi öğrendiğim gece, Mukaddes'le kasabanın hiç araba geçmeyen asfalt yolunun ortasına oturup ağladık. Ne kadar çok dönmek istemediğimi, gidecek olmanın boğazımda yarattığı düğümü şu an bile çok iyi anımsıyorum. Seneye yine geleceğime söz vermiştim, fakat sözleri tutmanın çocukların elinde olmadığını o zaman bile biliyordum. Seneler geçti, ben arkadaşımı unuttum, gizli yerler keşfetmeyi, böceklerden korkmamayı unuttum. Sındırgı'da bir akraba düğününde, plastik sandalyelere oturmuş dans edenleri seyrederken, annem '' bak Mukaddes '' diye bir kız gösterdi. Mukaddes hala benim çocukluk arkadaşım olan kızdı, gözleri, çilleri, esmer elleri aynıydı. kaçarak evlenmişti, hamileydi, kocası karnına tekme atıyordu, beni çok özlemişti, ağlıyordu. O ağlarken içimde bir şeyler kırılıyordu, arabesk rapçi kuzenim haklıydı, dünya boşa giden feryatların, mutsuz aşkların, çocukluk arkadaşını teselli edecek sözleri bilememenin dünyasıydı. Dünya hatırlamanın ve geri dönememenin dünyasıydı.