1 Mayıs 2014 Perşembe

amerika

yozlaşmışlığın belli bir noktaya kadar beni büyülediğini itiraf etmek gerek. dünyayı, ahlakı, vicdanı ve kendi ruhunu dahi umursamadan yoluna devam edebilmekte, önüne çıkanları yıkarak, ezerek geçebilmekte bana mistik gelen bir cesaret var. distopyalardan bu kadar etkilenmemde de, onları aynı cesaretin kurumsallaşmış ve gücünü, ürkütücülüğünü artırmış boyutları olarak görmemin payı büyük. distopya, Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sı , Bradbury'nin Fahrenheit 451'i falan benim için yozlaşmanın devlet eliyle canavarlaşmasından ibaret bir anlamda, çok derin bir uçurumdan aşağı bakmak gibi, çok çirkin, çok üzücü ve çok iğrenç bir şeyden gözlerini alamamak gibi, insanı etkiliyor.
işte Amerika, benim için bu demekti. giderken de, gittikten sonra da. ahlakın, vicdanın ve tüm diğer insani değerlerin kendi simülasyonlarına dönüştüğü, iyi niyet maskesinin altında bir iyi niyet maskesi daha ve onun altında bir tane daha bulduğunuz, delirmiş bir yer.
hayatın filmlerdeki gibi olmadığı sorunu, '' güzelliği gerçeğe kurban eden '' pek çok yönetmenin bir numaralı problemlerinden biri herhalde.
oysa gittiğim andan itibaren Amerika'da, her şey, tam anlamıyla filmlerdeki gibiydi ve şimdi saçma sapan romantik komedileri izlerken dahi, içimden '' ulan ne kadar doğru '' diyorum. bütün o banliyö temizliği, sonsuz yemyeşil çimenler, düzenli yollar, gülümseyen, gülümseyen, gülümseyen insanlar ve batılılığın, özellikle amerikalılığın getirdiği kendin de dahil herkesten çok ama çok korkuyor olmanın dayanılmaz kibarlığı.
bir restoranda kulak kabarttığım bir konuşma hatırlıyorum, iyi giyimli bir çocuk, karşısındaki televizyona bakarak, nike'ın onu neden etkilediğini anlatıyordu. Nike, güzel ayakkabılar yapan bir firma olmak haricinde, bir marka olarak, arkasında durduğu özgürlük kavramı olarak da var oluyormuş ve bu onun için çok mühimmiş. Önümdeki tabağa bakarak içimden sonsuz tekrarlarla '' buna nasıl inanabilirsin ki '' dediğimi hatırlıyorum, insan bir markanın sana '' Just do it '' diyen sloganına hakikaten, nasıl inanabilir?
sonsuz New York metrolarında, birbirine gülümseyen, inenlere öncelik tanıyan ve - tek kelime etmekten ölesiye korktuğu için biraz da - elindeki telefondan gözlerini kaldırmayan beyazları ve yine tıpkı filmlerin öğrettiği gibi, yüksek sesle, açık saçık konuşan zencileri hatırlıyorum.
ama beklentilerimi tam olarak karşılayan amerika, kaldığım süre boyunca birkaç çok güzel hafta hariç, kötü bir rüyadan fazlası olamadı. rüya diyorum, çünkü tıpkı rüyadaki gibi, karşımdaki insanla konuşurken bir türlü derdimi anlatamadığımı, onun bana önceden hazırlanmış cevaplardan başka hiçbir şey vermediğini hissettim hep. içtenliği bir türlü görememek beni onun yokluğuna ikna ediyordu, yalnızca orada da değil, bir kavram olarak.
döndükten sonra, dönmüş olma neşesinin yanında, kendimde bir çok şeyi yitirdiğimi ve bir anlamda o filmlerde gördüğüm insanlar gibi, daha az sinirli, daha az içten ve daha '' cool '' olduğumu hissettim uzun süre. lanet gibi.
bu gece, az evvel orada tanıştığım bir kadınla yaptığım bol bol '' oh great '' '' oh i would love to .. '' falan içeren konuşmanın ardından, bilgisayar masasının rahatsız koltuğunda oturup, beni bu kadar büyülemiş yozlaşmanın, sağır ve çok güzel bir kadın gibi, karşımda hiçbir şeyi anlamadan, gülümseyerek bakan mutsuzluk olduğunu düşündüm. annene bile rol yapıyor olma mutsuzluğu, nike'ı seviyor olma mutsuzluğu ve düzenli, yemyeşil çimlerin.

23 Nisan 2014 Çarşamba

NO TEZER ÖZLÜ AT ALL, THANKS BYE.

Cortazar'ın biraz saçma sapan, edebi soğuklukla falan yazdığı öykülerini okuyordum. Hayatımın içtenliği göklere çıkaran ve snobları aşağılayan bir dönemindeyim. İngilizcesi phase ve bence ingilizcesi daha uygun cümleye. neyse öyle bir dönemdeyim, Beş Şehir'i okurken de Tanpınar'a bayağı sinirlendim bu yüzden. kitabı beğenmedim abi, dönem gençliği olarak Tanpınar beğenmemeye iznimiz var mı bilmiyorum ama, gerçekten beğenmedim. yani Erzurum, belki biraz, o da zorlarsak.
neyse, Tanpınar'a sinirlenmeden evvel diyordum ki, Cortazar okuyor ve azıcık beğeniyor, azıcık da Tezer Özlü'ye benzetip sinirleniyordum falan. sonra adam dedi ki, işte kahvede oturuyordum, yanıma bir arkadaşım geldi, iş yerindeki bir sorun yüzünden canından bezmişti. sonra içimden dedim ki, kendi hayatının dışına çıkıp büyük resme bakabiliyor mu acaba hiç, yani her şeyin anlamsızlığı içinde kendi yaşadığının önemsizliğini görebiliyor mu?
işte bu aforizmadan bozma klişe laflar beni nedense çok etkiledi. niye bilmiyorum, normalde kulağa tavsiye gibi gelen her şeyden nefret ederim, facebookta çok vakit geçirmenin yan etkisi olarak. ya bu arada geçen gün ne gördüm facebookta ,  '' bir mahalledeki hayvanlar sizden korkmuyorsa oraya yerleşin, çünkü komşularınız iyi insanlardır '' . peki söyleyen kim? GOETHE. 
kafamı duvarlara vurasım geldi. 
işte böyle Cortazar'dan beklenmedik bir şekilde çok etkilenince, dedim ki bunu bir deneyeyim bari. çünkü çok stresli bir işim var, çok stresli bir hayatım falan var resmen zira saplantılı derecede hırslı bir insan olduğumu anladım, üç yüz elli yaşımda. 
denemelerimi  ilk olarak gece yatağa yatıp uyumayı beklediğim ve gün içerisindeki olayları düşündüğüm sırada gerçekleştirdim. aklıma çok stresli bir şey geldi, kendi kendime dedim ki, aman boşver ne önemi var, büyük resim falan. ama o an lafların tamamını anımsayamadığım için ve '' büyük resim '' söz öbeği kendi kafamın içindeyken bile beni tiksindirdiği için konu dağıldı. 
ertesi sabah gene denemeye karar verdim, ama sonra kendi kendime dedim ki, stresli olmak harika. stresli olmayı rahat, gevşek ve yüz milyonuncu kez aynı saçma sapanlıkta diziler izliyor olmaya bin kere yeğlerim yani. resmen bir şey yapmak istiyorum ya, ben yani ben! evde oturup hayatım hakkında mızırdanırken kendimi aşırı akıllı bulmak haricinde bir şeyi yapmaya mecalim var, sevdiğim işi yapıyorum, sevdiğim okulu okumuşum, dünyada benim kadar büyük üşengeçler için bile bir kalk borusu varmış yani. 
işte bunları düşünüp hayat çok güzel ve ben asla evlenemeyeceğim dedim kendi kendime. iki düşünce bir arada geldi yani. zaten evlenebilecek bir insan olduğumu, içtenlikle düşünmüyorum. çok sinirliyim, çok çok çok. sinirime katlanılmayacağından değil, katlanılıyor. ama katlanılmasını izlemek çok acı verici oluyor, insan kendinden soğuyor falan. 
bir de, bunu söylemek ne kadar çirkin de olsa söyleyeceğim, hiçbir şeyi galiba, kendi yapabileceklerim kadar çok isteyip sevemem, önemseyemem. saçma sapan bir melankolinin içinde, '' büyük resmi '' göremeden, o bana şunu dedi, ben ona bunu dedim diyerek kaybolup gideceğim düşüncesi beni o kadar çok korkutuyor ki. kendimi, Delikanlı'nın Rotschild olmak isteyişi kadar idealist hissettiğim bu yazıyla sizlere elveda derken, öfkem hakkında ne dersem diyeyim, kendimi ne kadar yerersem yereyim, kime kaç desem hep kovalayacağını bilmenin samimiyetsiz neşesini taşıyorum dostlarım. elveda.

16 Mart 2014 Pazar

yoldayım, Üsküdar'a gidiyorum. görünmez olmak istiyorum, aptallığım, dikkatsizliğim, savsaklığım yüzümden, bir yerlere çarpıp durduğum ayaklarımdan, yara bere içinde saçma sapan ellerimden okunuyor gibi.çıkmış ojelerimden, aptal sarı kafamdan, yanık koktuğunu düşündüğüm kıyafetlerimden utanıyorum. neredeyse kendimin ve başkalarının canına mal olacak sorumsuzluğumdan utanıyorum.
minibüste yıldız tilbe çalıyor, arkadan kısık kısık gelen sesini duyarsam, sözlere kapılıp kendimden uzaklaşırım diye düşünüyorum, kulaklarım iyi allahtan.
şoför virajları hızla alıyor, bekleyen yolcuların önünde aniden duruveriyor. kendinden emin, yaptığı işi biliyor, yolları tanıyor. bir ara yol ortasında durup dışarıdaki bir tanıdığına para uzatıyor, şunu ona ver de insanlık öğrensin diyor gülerek. diyorum ki içimden, şu adamın yerinde olsam, ya da daha oluru, onunla evlensem.
evde oturur patates falan soyarım, elimi kese kese.
fakirliğin yarattığı o rutubet kokusu ruh halinden bir hoşlanırım bir hoşlanmam. damlayan plastik başlıklı muslukları, soğan ve salça kokularını, dışarıdan gelen akşam ezanıyla evin soğuk duvarlarına yüzünü dayayıp dünyada olmanın yorgunluğunu duvara verir gibi olmayı düşünüyorum.
fakat şimdi her şey bana kendimden iyi geliyor.
evde olmakla var olmamayı aynı yere mi koyuyor insan acaba, evde olursam, en alt katta, fareler gibi örtülerin altına gizlenir ve bilgisayar ekranında kendi hayatım olmayan herhangi başka şeylere bakıp durursam, sorun olmaz diye düşünüyorum. eski ve pis kıyafetler giyeyim, sonsuz sigaralar içeyim. başka da bir şey yok.

23 Aralık 2013 Pazartesi

şimdi bir kanal gördüm. avrupada' ki kanallar gibi değil elbette, çirkin, pis, içinde çöplerin yüzdüğü bir tane. hava soğuktu, bir yeşil kıyafetli adam da kanaldaki suları elindeki paspasla temizlemeye uğraşıyordu, olmayacak bir iş.
adama çok üzüldüm, yaptığı işi kendi de saçma buluyor olmalıydı, ama belediyede görevliydi, ayakları üşüyor olmalıydı suların içinde ve bir yere varamayacağını ben bile görebiliyordum, köprünün üzerinden bakarken. fakat çok güzel görünüyordu, görüntünün güzelliğini nasıl anlatsam bilemiyorum, çöplerin yüzdüğü bir kanalın yanında dış cephesi boyanan bir apartman vardı, apartmanın ilk katının balkonunda çok yaşlı bir kadın havlıyor ve el çırpıyordu, hava gri ama temiz, yoldan arabalar geçiyor ve adam fosforlu yeşillerle kanalın içinde çok yalnız ve anlamsız duruyordu, şehirleşmeyi becerememiş , hayatı anlayamamış olmanın ve manasızlığın görüntüsü gibiydi benim için.
fosforlu renkler hep belediye çalışanları için , görmek istemediğimiz insanları görünür kılmak için biraz fosfor. otoban ortası çiçeklerine, kırık kaldırım taşlarına ve tekrar tekrar asfalt dökülen yollara, sökülen arnavut kaldırımlarına biraz.
fotoğrafını çekeyim diye düşününce, kendi kendime görmezlikten gelişime kızdığımdan daha çok kızmaya başladım. benim için güzel bir görüntü olarak var olan insanın bir hayatı, işi, gücü, sıkıntılı bir evi, üşüyen ayak parmakları ve bütün diğer vicdani klişeler.
iklimler filminde, ana karakterin  kars'ta fotoğraf çekmek için model olarak kullandığı gencin '' abi benim hiç fotoğrafım yok, adresimi yazsam bunu bana yollar mısın ? '' sorusuna yollarım deyip, adresi buruşturup atışı geldi aklıma. o fotoğrafı göndermemesine, başka bir çok şeye üzülürken belli belirsiz anımsayarak, hala üzülüyorum. göndermiş olsaydı da sevmeyecektim ama onu, çünkü göndermiş olmanın da çirkin bir üstünlüğü var, bu işin pek yolu yok. ben elime bir paspas alıp o adama o anlamsız işi yaparken yardım etsem de sevmeyeceğim kendimi, etmesem de. dünyayı vicdan üstüne kurmadıkça içim rahat etmeyecek, ama üstüne kurulduğu vicdanın sahiplerinin üstünlüğünü de sevmeyeceğim. '' Haydi yolları hep beraber yapalım, çiçekleri hep beraber dikelim, çünkü çiçekleri biz de seviyoruz, yollardan biz de geçiyoruz '' diyen dillerin yalancılığını, o fiziksel çalışma yorgunluğunun gönül rahatlığını, '' eşitmiş gibi '' davranıyor olmanın vicdan rahatlığını sevmeyeceğim, fosforlardan ve pis kanallardan daha gerçek değil ki.

13 Aralık 2013 Cuma

bu hafta

bu hafta şu an tam hatırlayamadığım bir günden  itibaren çok az param vardı. bu yüzden üç paket makarna ve üç paket makarna sosu almaya karar verdim, böylece en az altı gün boyunca yemeğe para harcamam gerekmeyecekti.
mantarlı, peynirli ve fesleğenli makarna soslarını aldım. tanesi iki buçuk liraydı, üç paket makarna da üç üç yüz.
mantarlı makarna sosu gerçek anlamda bir felaketti. makarnayı neredeyse hiç yiyemedim. bir işe yaramasını istediğim için ocaktan aldığım tencereyi getirip ayaklarımın üstüne koydum, ayaklarımı ısıtmak için makarnadan faydalandım. bu arada Asgar Fahradi'nin Geçmiş filmini ve Roy Andersson'ın İkinci Kattan Şarkılar'ını izledim. İkisi de ayrı ayrı çok güzeldi, ama burada sinema eleştirisi yapacak değilim. İran Film Haftası için Yaşar Üniversitesine gittim. Adı babamın adı olduğu için sempati duyduğum bir üniversite Yaşar Üniversitesi. Çok güzeldi, binalar, kokteyldeki punch ve salatalıklar havuçlar falan. Hiç punch içmemiştim, herhalde İranlılar geliyor diye içki servis etmeyi uygun bulmamışlar. Film haftasındaki filmler uyduruktu, bir tane güzel varmış onu da ben kaçırmışım. İran kültür ataşesi '' İran , islam devrimi sayesinde dünyaya ahlaksızlık yapmadan da film çekilebileceğini gösterdi. '' dedi. böyle söylemesine sinirlendim çünkü durum kesinlikle bu değil. İran'da film çekmek çok zor, hele biraz bile olsa rejimi eleştiren bir film çekmek imkansız neredeyse. Ama oradaki İranlıların çoğu bir çeşit Stepford Wife tribiyle '' aman da özgürlükçü rejimimiz sinemayı nasıl da geliştirdi '' deyip duruyorlardı. Sonra çok sinirli görünümlü bir çocuk kokteylin ortasında bağırarak dedi ki '' İran sineması sadece bu suya sabuna dokunmayan filmler değil, Cafar Panahi çektiği filmler yüzünden senelerce hapis yattı, şimdi de ülke dışına çıkması yasak. '' Sonra bakkal amca tipli kültür ataşesi uzun ve saçma bir cevap verdi, dinlemedim, bir bardak daha punch içtim ve tarifini öğrendim, yapacakmışım gibi.
Neyse, ertesi gün tekrar film haftasına gittim, bu sefer Senaryo Yazım Teknikleri öğretmenim Sabire Hocanın yeğeni Selin de oradaydı. Selin altı dil biliyor, liseyi almanya, fransa ve ispanya'da okumuştu galiba, üniversiteyi de Fransa'da bitirmiş ve şimdi yüksek lisans yapıyor yine orda, ayrıca Fransız ulusal kanalında işe başlayacakmış döndüğünde. Ayrıca çok güzel, kibar, iyi kalpli ve nazik bir kız. Bazı kızlar gerçekten böyle oluyor, yani hayat onlara her şeyi, bütün o düzenli odaları, temiz kıyafet ve pahalı parfüm kokularını, fönlü saçları ve okul hayatındaki inanılmaz başarıları vermiş oluyor ve şımarmıyorlar da. Hayatım düzenli odası ve başarılı bir eğitim hayatı olan kızlara özenmekle geçti, onların kullandığı parfümleri kullanıp giydiklerine benzer şeyler giyersem onlar gibi olabileceğimi düşünürdüm ortaokuldayken. Ama olmadı, olmuyor. Düşününce, sihirli bir değnek olsa ve o kızlardan birinin hayatı, odası , her şeyi tam olarak benim olsa bile, odayı kirletirim, dersleri batırırım ve hayatı berbat ederim muhtemelen. Neyse, Selin bana dedi ki buluşalım, ben Fransa'ya dönmeden takılalım falan filan. Hemen olur dedim ama telefon numaramı istemesin ya da kendininkini vermesin diye dua ettim içimden. Çünkü ne olursa olsun az tanıdığım biriyle görüşmek istemiyorum. Her şey çok gergin oluyor ve o şöyle desem ne düşünür, böyle dediğimde yanlış anlar mı gerginliklerine tahammül edemiyorum. Daha önce nasıl arkadaş edindiğimi hatırlamakta zorlanıyorum, üniversite arkadaşlarım hep etrafta gibiydiler ve her şey kendiliğinden gelişti sanki. Arkadaşlık böyle olmalı bence, arkadaş olalım diye düşünmeden arkadaş olmalıyız yani.
Filmler bitince eve döndüm, ikinci paket makarna sosumla makarna yaptım. Ya da o gün eve dönmemiş miydim, gülcelerde kaldığım gün müydü? şu an tam anımsayamıyorum. ama eve döndüğüm ve makarna yaptığım bir gün oldu, siz buna odaklanın. makarna sosum peynirliydi ve çok güzeldi, pişirirken biraz yedim. Ama tabağı doldururken makarnanın içinde kendi saçımı gördüm, saç çıkan yiyecekler bazen beni çok ama çok tiksindirir, bazen de eğer kendi saçımsa, çıkarır ve saçın olduğu kısmı çöpe atar ve yiyebilirim. ama o gün çok ama çok tiksindiğim bir ana denk geldi ve bütün makarnayı çöpe atmak zorunda kaldım. üstüne de bir bardak soğuk su içtim, açlığım geçsin diye. Bridget jones'un günlüğünü izlemeye karar verdim, evde uzun süre kaldığımda romantik komedi izleyerek her şeyi düzeltebileceğimi düşünmeye başlarım. Bridget jones filmde çok yemek yediği için bisküvi ve çikolata almaya bakkala gittim, giderken yanıma anahtar olarak Amerika'dayken kaldığım hosteldeki dolabımın anahtarlarını almışım, iki sene öncesinin yazından bahsediyorum burada. Yaptığım salaklığa fazla üzülmedim, çünkü bakkalımla aram çok iyi ve ona anahtar bırakmıştım. Çikolataları alınca eve gelip Bridget Jones izledim. üstümde teyzemin aldığı ayıcıklı polar pijamalarım vardı ve kareli battaniyenin altında romantik komedi izlerken çikolata yiyordum. iğrenç bir klişeyim diye düşündüm ama bunu fazla takmadım. Bridget Jones bitip hayatımı değiştirmeyince bir romantik komedi daha izlemeye karar verdim, daha önce bir yerlerden duyduğum Forgetting Sarah Marshall'ı izlemeye başladım. Sarah Marshall'ı oynayan kadını çirkin buldum, ama Mina Kulis çok güzeldi.
film saçmaydı elbette ama beni düşündürdü. her şeyi unutup durduğumu ve bunun iyi olamayacağını düşündüm. ama bir şeyi hatırlamak da o kadar iyi değildi. anın içinde olmanın güzel olduğuna karar verdim, ama şu an içinde olduğum anları ilerde unutsam da çok bir anlamı olmaz gibi görünüyor. ne depresifim, ne aşırı mutluyum ne de inanılmaz eğlenceli şeylerle uğraşıyorum. gene de genel olarak bir yerden ya da bir zaman diliminden uzaklaştığımda aklımda belli kokuların, belli bir atmosferin kalmasını ve onu özlemle anmayı seviyorum. bu yazıyı bu yüzden yazdım, makarnaları ve polar pijamaları o bir gün okurken yediklerim ve giydiklerimle özleyebilmek için.
şimdi fesleğenli makarna sosumla Nehir Ece'nin evine gideceğim. son denememde başarıya ulaşacağımı ümit ediyorum.

23 Kasım 2013 Cumartesi

the misfits

Burcunun evinde sigara içmek için dışarı çıkmak gerekiyor. Sigara içerken balkondan gördüğüm  Kumrucumm isimli dükkan çok geç bir saate kadar açık. Çok geç saate kadar açık yerleri severim, çünkü sabahki neşelerini özellikle kış gecelerinde bıçakla kesilmiş gibi yitirmeleri çok ilginç geliyor. Sabah normal bir dükkanken gece alkolik müdavimler, mavi ışıklar falan derken az müşterili ve çirkin şarkıcılı pavyonlara dönüşüyor böyle yerler.
Neyse, geç saate kadar açık Kumrucumm'u biraz seviyorum. Biraz çünkü adının sadece Kumrucum olmaması beni iğreti ediyor. Kumruya karşı aşırı sahiplenici anaç bir tavır sergilenmiş gibi hissediyorum, gerçi kumru sevmem. 
İşte sigara içerken bunları ve cam fanustaki balığın aylardır neden ters yüzdüğünü ve ölen balığına elektroşok ( bir pil ve kablolar vasıtasıyla ) uygulayan eski bir patronumu düşünüyordum. Sonra aniden altı yedi tane at gördüm. Gerçekten. Dağdan inen atlar çöp tenekesinin yanındaki çimenlere gelmiş otlanıyorlardı. 
Bütün o küçük şehir normalliğinin, mahalle marketinin, balkonlarda çamaşırların ve sessizliğin içinde atlar geziniyordu, faltaşı gibi açılma imkanı olsa allahın düğme gözü gözlerimin açılacağı nokta burasıydı.
Yarım saate yakın buz gibi taşa oturup atları izledim. Bir yandan da fotoğraf makinem olsaydı diye düşünüyordum, ama fotoğrafın anlatabileceği hiçbir şey yok esasen ortada, fotoğraf gece çimlerdeki atları çekecek, benim gördüğüm bomboş otoyolun, çöp tenekelerinin, tekleyen sokak lambaların ve bütün o temiz ev hanımlarının normalliğini kıran atlar.
Sonra uyudum ve gece rüyamda atları gördüm. Aşağı inmişim, atların yanına gitmişim ama beni kovalamışlar, '' at gibi koşmak '' diye düşündüm rüyamda, at gibi koşamayacağıma kani olduğum sırada da apartman kapısına geldim, kapı bir sokak kedisinin içeri girmesiyle açıldı, ben de atlardan kaçmış oldum. Sabah Burcu'ya anlattım rüyamı, ne kadar korktuğumu. Dedi ki asıl atlar insanlardan korkuyorlarmış, yanlarına yaklaşır yaklaşmaz kaçıveriyorlarmış. Koskoca atın benden korkması beni çok üzdü. At gözüme Fareler ve İnsanlar'ın Lenny'si gibi göründü, ben de anlamadan yargılayan zalim dünya. Atlara da, Lenny'e de bir şey yapmışlığım olmadığına ve başkalarının yaptıklarını geri alamayacağıma göre, dedim ki kendi kendime, gerçekten zalim bir dünya be. 
Güzel, kocaman bir atın bile yanına ürkütmeden yaklaşamıyorsam, hayvanların kitlesel hafızasında hiç yapmadıklarım yüzünden canavarlaşmışsam ve geri almanın da imkanı yoksa yani. Hakikaten zalim bir dünya. Değil mi?

4 Kasım 2013 Pazartesi

hunger games

bugün beckett, baudrillard ve biraz da grinin elli tonu okudum. grinin elli tonunun yazarını bilmiyorum, ama en çok onu okudum. yine de en çok beckett okumuş sayılırım, nitelik üzerinden nicelik değerlendirilecekse, bence.
beckett gerçek hayatta tanıma hayali kurduğum tek yazar oldu. görsem ve bütün övgü sözcükleri anlamsızlaşmış olsa ona derim ki '' naber lan manyakoğlumanyak ''. onun hakkındaki fikrim özetle bu çünkü, ama özetlemezsek aşk şiiri bile yazabilirim.
hayatımda hiç şiir yazmadım. hayır. küçükken yazmıştım. ama küçükken olanlar sayılmayacağına göre yazmadım. birisi şiir yazıyorum derse onu salak bulurum, otomatik olarak. şiiri sevmediğimden değil, genel bir salaklık ön yargım olduğundan.
ön yargı demişken, bugün facebook mesajlarımın en başına gittim. birine demişim ki, hiç tanımadığım ve bana mesaj atan birine '' ukalalık yapılacaksa ben yaparım ''. ben böyle konuşmayı amerikan filmlerinden mi öğrendim diye kendime sordum okuyunca. hakikaten de ordan öğrendim ve komik bir şey bu.
o kadar çok, o kadar çok film izledim ki. ama herkes iran sineması dedikçe, ben hala rus edebiyatı diyorum içimden. '' içimdeki rus edebiyatı aşkı bambaşka, dmitri karamazovunla gruşenkanla çook yaşa '' diye şarkı yazdım şu an. spontane şarkı yazma hususunda başarılıyımdır, bence.
spontane deyince aklıma, gülce ile gittiğimiz bir doğaçlama tiyatro oyunu geldi. tiyatrodan gerçekten nefret ederim. çocukken annemle çok tiyatroya giderdik, bir defasında bir oyunda herkese capri - sun ve çikolata dağıtacaklarını söylemişlerdi ama dağıtmamışlardı. annem bu yüzden nefret ettiğimi düşünüyor, olabilir.
neyse, gülceyle doğaçlama tiyatro oyununa gitmek zorunda kalmıştık, çünkü işte bir yardım çalışmasının grubuydu ve herkes gidiyordu falan. oyun o kadar kötü, o kadar kötüydü ki, bir süre sonra sinirden gülmeye başladık. ama bizim sinirden gülüşlerimiz diğerlerinin eğlenme gülüşlerinden daha yüksek sesliydi, zira gerçekten yüksek sesle gülen iki insanız. bizim sinirden gülmelerimiz oyuncuların hoşuna gidince, dedik ki bari gülelim. ve gülünmesi planlanmış her şeye aşırı gülmeye başladık, belki biz o kadar güldük diye diğer insanlar da daha fazla güldü, bilemiyorum.
şimdi bu yaptığımı utanarak anımsıyorum, çünkü böyle konularda katı ahlaki kurallarım vardır. an itibariyle bunun neden kötü olduğunu açıklamayı üç kere deneyip sildim. ya açıklanamayacak bir şey ya da şu an kafam pek çalışmıyor. neyse kötüydü ve ben de kötü bir insanım, yani herkes kadar kötü bir insanım ama, sanki benim kötülüğüm en ufak bir aralık bulduğu anda patlak vermeye diğer insanlarınkinden daha meyyal.
şu an neden kötü olduğunun açıklamasını buldum, çünkü o gülüş kendi aklına aşırı güvenmenin ve başkalarını aşağılıyor olmanın keyfinin gülüşüydü. ve işte benim kötülüğümün patlak verdiği yerler de hep bu aşırı güvenmeler ve keyifli aşağılamalar oluyor zaten.
istenmemiş bir şekilde bana şeytanın avukatını anımsatan şu yazımı bitireyim, ev halime geri döneyim. önümde bisküvi paketleri ve sallama çaylar duruyor şimdi. blog sekmesinin altında da behzat'ın sekseninci bölümü.
bisküvilerin varlığını hatırlayana kadar çok aç ve çaresiz bir gün geçirdim, çünkü evden çıkmayı gerçekten ama gerçekten hiç istemiyorum. ama bisküvileri bulup yemek yiyince özgüvenim yerine geldi ve bakkala gittim. demek ki yazının ana fikri aç olmak iyi değil. aç ayı oynamaz yazmıştım ama bunun çağrıştırdığı hayvan hakkı ihlalleri beni üzüyor.