22 Ocak 2011 Cumartesi

sami




21 Ocak 2011 Cuma

Enfiye/Müzik kutusu

Ben her gün çamlıca'dan yuvarlanıp üsküdar'a indiğim realitesiyle birlikte ele aldığım için mi meseleyi bilmem; bir insanın denge profilinin boğaz suyuna ulaşmayla ilgili olduğuna inanıyorum. Şehrin kilometrelerce dışındaki o yüksek apartmanlarda oturan insanların nasıl yaşadıklarını merak ediyorum. bu yüzden. Ne yapıyorlar acaba? ben olsam sürekli yemek falan yerdim, yoksa insanı ataşehir gibi bir yerde ne mutlu edebilir? Bazen bu gibi yerlerle, izmir'i kıyas edip tefekküre dalıyorum resmen. ancak istanbul il sınırları dahilinde olan bir lokasyon, olmayana göre en kötü ihtimalle ehven-i şerdir her zaman.

 'Ben kimsenin mali değilim, hürremim ben' diye bağıran nefsimin coşkunluğuna, itikadi istinatlarda bulunmazsam; nefsime zulmetmiş olacağımı pek iyi biliyorum. ece'nin bana verdiği yahya bey divanının cildi, gözümün önünde; vecdimin önüne çekmek istediğim sete dair fikirlere binaen 'once you pop, you can't stop' diyor bununla beraber. Boğaz o kadar tatlı ki.. herhangi bir sebepten dolayı ondan uzak kalmanın ne iyi bir tarafı ne de iyi bir bahanesi olabilir falan. 

20 Ocak 2011 Perşembe

kendi gök kubbemiz

bugün Sami ile eminönündeydik, yahya kemal müzesini gezdik ve çorlulu ali paşa medresesinde çay içtik. hayalini kurduğumdan bile daha mutluyum ben, nasıl oluyor bilmiyorum. anneme bunu söyledim ve sanırım ilk defa anlar gibi oldu ne hissettiğimi. ona yalvarmak istedim, benim için dua et, her şey hep böyle kalsın diye. yapamadım fakat. böyle.

18 Ocak 2011 Salı

Yükseltin tavan kirişini Veya 15B'nin gittiği yer

İstanbul'da iki gündür aynı gün batımı var. Yollar aynı, örümcek kafalılığımın seviyesi lise hazırlıktan beri aynı, Mihrimah sultan aynı, Mado tarafına doğru açılan bahçe kapısına yakın olan duvarındaki güneş saati aynı... İzmir'e dönmeyi zerre kadar istemiyorum. Çok sonraları, yazdıklarım bana okunduğu zaman hissettiklerim;  yazmak zorunda olmadığım zamanlardaki 'ne yazsam' çocukluğu kadar heyecanlı.  Küçücük dünyamın, havf ve ümit dengesinde durması o kadar güzel ki...

Dünyanın uzanınca eli parçalayan dikenleri olan meyveleri bulunan büyük bahçeleri, akşamları çaydanlığı kaynayan dar mutfaklı küçük sessiz hanelerine müreccah değil.

16 Ocak 2011 Pazar

eller kadir kıymet bilmiyor anne

merhaba.
İstanbula dün geldim. İnsan uzun bir zaman sonra ailesinin yanına gelince sıcak bir ev ( gerçek anlamıyla ) beklentisine giriyor. fakat evimiz buz gibi. bir de galiba bende kansızlık var, çünkü sürekli üşüyorum ve 70 yaş hızıyla merdiven çıkıyorum. ama yine de ev daha sıcak olabilirdi. bunu dün babama duygu sömürüsüyle karışık bir öfkeyle açıkladım ve kaloriferleri biraz daha yaktı. ama duygusal konuşmaların etkisi yarım gün bile sürmüyor bizim evde, yine palto ve bereyle oturuyorum şimdi.

evde hiçbir şey değişmemiş, yalnız ben olmayınca tost ekmeğinden komşu fırın ekmeğine, kahveden de çaya geçiş yapmışlar, onları da dün temin ettim. bloglara ne yazılır senelerdir öğrenemediğim halde inatla devam ediyorum. moda blogum olsaydı keşke ama modaya olan ilgimi kendi evime çıkınca tamamen yitirdim heralde, peynir alacak param yok zira.
izmire geri dönünce işe girip evime parke yaptıracağım, böylece daha az üşümeyi umuyorum dostlarım.

evimi çok seviyorum, küçük ve sevimli falan da olmamasına rağmen. sevimli olması için çabalamak istiyorum ama ikea çok uzak, zaten param yok. ( buradan devlete sesleniyorum. )

babamın mutfaktan sesi geliyor şimdi, amcama evlenmediği için aptal diyor, çünkü dedem tadı çok kötü olan bir çorba yapmış. o eve bir kadın lazım diyor, daha neyi bekliyor diyor. dedem hep ağlıyormuş, babaannemi özleyip.
benim hayatım öyle olmasın istiyorum, ama öyle ile neyi kastettiğimi de bilmiyorum tam. en sevdiklerimi kaybetip yalnız kalacaksam biri bana baştan söylesin isterim.
ama hayat çok güzel yani, anadolu yakası çok eski, sanki insanlar başka, evler, köşkler, yalılar başka şey düşünüyormuş gibi. halide edip ya da reşat nuri romanları gibi.
ne olacak. hayat çok güzelken de çok korkuyor insan.

26 Aralık 2010 Pazar

foucault'nun ayşe arman'la imtihanı





saat altı olmuş, içim çok sıkılıyor ve uyuyamıyorum. bu girişle size neler hissettirdim bilemem ama gerçek bu. bütün iç sıkıcı düşünceler de ardı ardına aklıma geliyor yani.
seksen milyon yıldır içtiğim sigara olan winstonu bırakıp camel black içmeye başladım. sigaralara göre karakter analizi yapan salak insanlardanım ama yeni çıktığı için camel black hakkında bir fikir geliştiremedim.
sınıfımın libidoları ile müsemma iki üyesi ile seks filmleri furyası ile alakadar sunum yapacağım. son günlerde çok fazla sit com izlediğim için fuck falan yazmak geliyor içimden bu olayla alakadar olarak. harry potter izleyip insanlara muggle gözüyle bakanlardanım.
dışarıda çok yağmur yağıyor. sizi izmirin hava durumundan haberdar ederkenki amacım ne bilemiyorum, ama dedem annemi her aradığında üç dört defa bunu sorduğuna göre birileri ilgilenir diye umuyorum.
yılbaşı kültürüm var çünkü modern bir atatürk çocuğuyum, ayrıca insanların bir araya gelip hediye vermesini hoş buluyorum. ama hiç noel babaya inanacak kadar kemalist olamadım. olsam belki her şey farklı gelişecek ve ktunnel adı ülkemizde hiç duyulmayacak, dns ayarları kimsenin umrunda olmayacaktı.
insanları idealize edip kahraman gibi görme arzumdan okulda sarı zeybek'i izlerken uyuyakaldıktan sonra vazgeçtim, ingilizce öğretmenimle aynı ideali yahut coşkunluğu paylaşmak aşağılayıcı olacaktı zaten.
ben ve benim gibi insanların bir fikre kendini adamak ya da insanlığın kurtuluşu hakkında kafa yormak için yaratılmadığımızı düşünüyorum. dolabımı bile toplamaktan aciz bir insan olarak siyasetle hiç ilgilenmiyorum, çünkü ilgilensem de işe yaramayacaktı.
ben dedikodu yapmaktan ve televizyon seyrederken salya akıtmaktan hoşlanıyorum, gün gelecek ya son izlediğim sit comdaki bir espirinin başarısız taklidiyle, ya da yengemin eltisinin kızının çocuk aldırmasının haberiyle içinizden birinin canını sıkacağım, siz de güzel olduğum yahut ilerde işinize yarayacağım fikriyle hı - hı diyeceksiniz, hazırlıklı olun.

6 Aralık 2010 Pazartesi

kimseye et - - mem şikayet.

banyoya girerkenki kıyafet çıkarma faslı beni gerçek bir melankoliye ve yalnızlık hissiyatına sürüklüyor, kafamdan normalde güleceğim karamsar cümleler falan geçiyor ve onları mantıklı bulabiliyorum. babaannem öldüğünden beri mutsuz olmak için fena halde büyük bir sebebim var, ancak hiç yalnız kalmayarak yahut yalnız kaldığımda uyku ilacı neticesinde çılgınlar gibi uyuyarak bunu ciddi ciddi bertaraf edebilmiştim, niye üzülmüyorum diye pişmanlık duyacaktım neredeyse, şu anda üzülüyorum.
ruh halini değiştirmek ya da belli durumlardan kaçmak amaçlı ilaç kullanımının ne kadar moronik göründüğünün farkındayım, 22 yaşında biri olarak, ama mutsuzdum yani, ne yapayım. eve birileri gelsin ve '' ses olsun '' diye hakikaten çaresiz bir şekilde bekliyorum şu anda, banyomuzdaki bütün musluklar da korku filmi efektiyle damlıyor falan.
6 tane filmi psikanalitik kurama dayandırarak açıklama ödevimi twilight üçlemesi ve bridget jones üzerinden yapmayı, bol bol da '' toplumun kadına biçtiği rol '' , '' ölüm korkusu '' falan demeyi planlıyorum, bence bunlar konu hakkında kitap yazmış hocamızı - sinema ve psikanaliz - memnun edecek.
dün ya da evvelsi gün bir karar aldım, artık kimseyi aşağılamayacağım yahut dedikodusunu yapmayacağım. böyle bir kararı buradan açıklarken naif olduğumu düşünmüyorum, siz de düşünüp beni sevimli bulmaya yeltenmeyin lütfen. klavyemin içine kaçan ve ben üfleyince z den s harfine giden çörek otu şimdi ne yaptı merak ediyorum, sizi seviyorum ama bana başın sağolsun diyen facebook mesajları göndermeyin, hoşçakalın.